Ekim doğumluyum ben.. Yüksek temponun yorduğu yaz mevsiminin, yerini ağır adımlarla takım arkadaşı sonbahara bıraktığı günlerden geliyorum.. Doğduğum gün yağmur yağıyor muydu hatırlamıyorum.. Orada değildim.. Muhtemelen yağmıyordu.. Ekimin başında yağmur yağmaz Denizli'ye.. Ama Ekim, Denizli için yağmurun başlangıcı demektir.. Denizli de çocukluk benim için.. Ve belki de o yüzden yağmurla aramda bir bağ hissettim hep.. Ekim ve Denizli, yağmur ve çocukluk..
Denizli'de deniz yoktur ama yağmur çok yağınca sel alır bütün şehri.. Seyretmesi inanılmaz güzel gelirdi çocukken.. Bana neydi ki selin yarattığı karmaşadan? Dışarı çıkmak zorunda değilim, işe gitmek zorunda değilim, araba kullanmayı bilmiyorum bile.. Benim için eğlence doğardı yağmurdan kaçan insanların sefilliğinden.. Sefil derdim onlara, en ufak bir damlaya tahammülü olmayanlara.. Yağmur çiselemeye başladığı anda şemsiye açarlardı, çok kıymetli, narin tenlerini su damlalarından korumak için.. Onlar kaçtıkça yağmurun onları daha çok sıkıştırması beni sevindirirdi.. Yağmur-insanoğlu mücadelesinde yağmurun tarafında olurdum, kendi türümü satmış olmak pahasına.. Birikintinin üzerine çarpan damlaların oluşturduğu halkalarla eğlenirdim.. Sırılsıklam olmak pahasına -pahasına ne demek, sırf bunun için- çıkar yürürdüm sokaklarda, yağmurda erimekten korkan toz şeker sürüsüne inat........
Sabah sıcaktan yatağa yapışmış bir şekilde uyandım, güçlükle kurtuldum yataktan.. Hazırlandım, evden çıktım, hava güneşliydi.. Tek tük bulut vardı ki İstanbul için o kadar bulut hiçbir şey demektir.. İşe vardım, iş yaptım.. Mesaimin bitmesine yakın hava kararmaya başladı.. Hayır, o kadar uzun süre çalışmadım.. Sabahki günlük güneşlik hava, nöbetini karanlığa erken teslim ediyordu bu seferlik.. Karanlık tamamen gelene kadar yağmur bulutları güneşi kapatarak onu idare edeceklerdi anlaşılan.. Başıma geleni anladım, aceleyle metrobüs durağına koştum.. O sırada ilk yağmur damlaları ulaştı.. Ustalıkla sığındım metrobüs durağına, sadece 1-2 damla isabet almıştım.. Metrobüse bindim.. Böyle bir nem olamaz! İçeride duracağım yere doğru adım atmak yerine kulaç attım ve beklemeye başladım.. Yağmur hücum oynuyordu, galibiyete inanmıştı bu sefer.. Metrobüsten indim Mecidiyeköy durağında.. Saçağın altında bekliyorum ama faydası yok, hava çok rüzgarlı.. Rüzgar ve yağmur birbirlerinin yancısı olmuşlar, saçağın altında bekleyenleri dahi ıslatıyorlar.. En yakın reklam panosuna sığındım.. Bu sefer de kenarda biriken sular saldırdı.. Yenilgiyi kabullenip kaçmaya başladım, platformdan inip içeriye girdim, turnikeden geçtim ve beklemeye başladım.. Bekledim ki yağmur zaferinin ihtişamına doysun ve geri çekilsin.. Yarım saat kadar bekledim.. Seyyar satıcıların sattığı, tek kullanıma izin veren şemsiyelerden almamaya yemin ettim, teslim olmuştum yağmura, karşı koymak anlamsızdı.. O kazanmıştı, bir de şemsiye satıcıları.. Kazandığını anlayıp geri çekildi.. Hem yağmur hem de yancıları; rüzgar ve şemsiye satıcıları...........
Bu yaz kalbimi çok kırdın yağmur.. Bütün bir kışı yazın özlemiyle geçiren eski bir dostuna kazık attın.. Ne zaman ki usul usul ıslattığın günlere döndün, o zaman tekrar dostuz..
Not: Formspring olayını duymuşsunuzdur sanırım.. Kendisinden bir adet edindim :) Her tür soruya açık olduğumu iddia eder, adresi verir, saygıyla huzurlarınızdan ayrılırım.. http://formspring.me/mavigozluev
"Herkese Selam. Farkında olduğum bir şey var ki bu blog sahip olduğu popülerliği seyahat yazılarına borçlu. Sadece Interrail ve seyahatler hakkında bilgi almak için bu sayfayı okuyan arkadaşlar sitenin sağ tarafındaki konu başlıkları arasından Interrail, Seyahat veya Backpacking sözcüklerini tıklayıp direkt o konular hakkındaki yazılarıma ulaşabilirler. Ama gelmişken kısa öykülerimi de okuyun bence :)"
çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Temmuz 2010 Pazartesi
21 Haziran 2010 Pazartesi
Siz buralarda yabancıları sever misiniz?
Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.. Orası kesin.. Ama hafıza-i veled nisyan ile malul değildir.. Çocuklar hiçbir şeyi unutmazlar.. Ben de unutmadım.. Şudur hikayem:
İlkokul yıllarında inanılmaz bir şiir yazma sevdası peydah olmuştu bana.. Sanki o şiirler bir makineden çıkmış gibi yazıyordum, eğitim haftası, orman günü, kabotaj bayramı, tapu kadastro karnavalı gibi özel gün kutlamalarında eğitim sistemimizin çok sevdiği milli şairlerin eserlerinin ardından benimkiler okunurdu.. O yıllar Bosna Savaşı'nın sonunun geldiği yıllardı, ancak etkileri savaş hala devam ediyormuşcasına sürüyordu.. Bosna için düzenlenen yardım kampanyalarında savaş yıllarından görüntüler kullanılırdı.. 8-9 yaşlarında bir çocuk olarak bu görüntüler inanılmaz etkilerdi beni, hatırlasanıza okula giderken üzerine yaylım ateşi açılan çocuklar olurdu o görüntülerde.. Bunun üzerine çocuk aklım bir şiir yazdı.. Salaklık bende ya, bu şiiri öğretmenle paylaştım.. Beğenmedi tabii ki; "Neden bu kadar karamsarsın?".. Hal bu ki barışın daim olduğu, herkesin bolluk ve huzur içinde yaşadığı mükemmel dünyamızda karamsarlığa ne gerek vardı? Yılmadım ama, içimdeki yazma isteği kaybolmadı, ortaokul sıralarına da taşıdım bu isteği, kompozisyon sınavlarında açık ara fark atardım sınıf arkadaşlarıma, Türkçe ve Tarih dersleri hep paçamı kurtaran dersler olurdu..
İşte o yazma isteği bugüne kadar geldi.. Hayret, her istek bu kadar uzun devam ettirilemez genelde.. Aslında bu isteği, hatta istekten de öte ihtiyacı, Ekşi Sözlük büyük ölçüde tatmin ediyordu, hala da ediyor, ancak kafamın içindeki "blog yazarlığı yapmanın tadı başka olur" fikrini durduramadım.. Kuralsız, formatsız, hayal gücünü sınırlamadan yazabiliyor olmak cazip geldi bana.. Bir yabancıyım henüz bloglar aleminde, umarım bloglar alemi yabancıların hoş karşılanmadığı Vahşi Batı ya da Orta Anadolu kasabalarına benzemiyordur, umarım buralarda yabancılar seviliyordur..
Madem ki bu bir "ilk", o halde bu ilki okuyanlara bundan sonrası için fikir vermek lazım gelir.. Ne yazıyor olacağım burada? Çok kısa ve net bir yanıt vermek istiyorum kendi soruma.. Hayal gücümü.. Sitenin en başına yazdım; "bu blogun bir konusu, bir uzmanlık alanı yoktur".. Kendimi sınırlandırmak istemiyorum, şu konuda yazarım demek istemiyorum.. O gün neyi kurguladıysam kafamın içinde, akşamına gelip onu yazmak istiyorum.. Dilimi sınırlamak istemiyorum ya da üslubumu.. Zaten her insan gibi bir çok şey tarafından çerçeveler içine alınan dünyam, en azından blogumu yazarken çerçevelerin dışına taşsın istiyorum.. Ekşi Sözlük'e yazarken kendimce çok beğendiğim, ama yeterince okunmadığı için yine kendimce dert yandığım yazılarımı buraya da taşımak istiyorum.. Anılarımı yazmak istiyorum, "başıma gelen ilginç hadise"leri..
Ve ne yazarsam yazayım, elbette ki okunmak istiyorum.. Eleştiri almak istiyorum.. Takdir edilmek istiyorum.. Yerilmek istiyorum..
Ben henüz yabancısıyım buraların.. Siz buralarda yabancıları sever misiniz?
İlkokul yıllarında inanılmaz bir şiir yazma sevdası peydah olmuştu bana.. Sanki o şiirler bir makineden çıkmış gibi yazıyordum, eğitim haftası, orman günü, kabotaj bayramı, tapu kadastro karnavalı gibi özel gün kutlamalarında eğitim sistemimizin çok sevdiği milli şairlerin eserlerinin ardından benimkiler okunurdu.. O yıllar Bosna Savaşı'nın sonunun geldiği yıllardı, ancak etkileri savaş hala devam ediyormuşcasına sürüyordu.. Bosna için düzenlenen yardım kampanyalarında savaş yıllarından görüntüler kullanılırdı.. 8-9 yaşlarında bir çocuk olarak bu görüntüler inanılmaz etkilerdi beni, hatırlasanıza okula giderken üzerine yaylım ateşi açılan çocuklar olurdu o görüntülerde.. Bunun üzerine çocuk aklım bir şiir yazdı.. Salaklık bende ya, bu şiiri öğretmenle paylaştım.. Beğenmedi tabii ki; "Neden bu kadar karamsarsın?".. Hal bu ki barışın daim olduğu, herkesin bolluk ve huzur içinde yaşadığı mükemmel dünyamızda karamsarlığa ne gerek vardı? Yılmadım ama, içimdeki yazma isteği kaybolmadı, ortaokul sıralarına da taşıdım bu isteği, kompozisyon sınavlarında açık ara fark atardım sınıf arkadaşlarıma, Türkçe ve Tarih dersleri hep paçamı kurtaran dersler olurdu..
İşte o yazma isteği bugüne kadar geldi.. Hayret, her istek bu kadar uzun devam ettirilemez genelde.. Aslında bu isteği, hatta istekten de öte ihtiyacı, Ekşi Sözlük büyük ölçüde tatmin ediyordu, hala da ediyor, ancak kafamın içindeki "blog yazarlığı yapmanın tadı başka olur" fikrini durduramadım.. Kuralsız, formatsız, hayal gücünü sınırlamadan yazabiliyor olmak cazip geldi bana.. Bir yabancıyım henüz bloglar aleminde, umarım bloglar alemi yabancıların hoş karşılanmadığı Vahşi Batı ya da Orta Anadolu kasabalarına benzemiyordur, umarım buralarda yabancılar seviliyordur..
Madem ki bu bir "ilk", o halde bu ilki okuyanlara bundan sonrası için fikir vermek lazım gelir.. Ne yazıyor olacağım burada? Çok kısa ve net bir yanıt vermek istiyorum kendi soruma.. Hayal gücümü.. Sitenin en başına yazdım; "bu blogun bir konusu, bir uzmanlık alanı yoktur".. Kendimi sınırlandırmak istemiyorum, şu konuda yazarım demek istemiyorum.. O gün neyi kurguladıysam kafamın içinde, akşamına gelip onu yazmak istiyorum.. Dilimi sınırlamak istemiyorum ya da üslubumu.. Zaten her insan gibi bir çok şey tarafından çerçeveler içine alınan dünyam, en azından blogumu yazarken çerçevelerin dışına taşsın istiyorum.. Ekşi Sözlük'e yazarken kendimce çok beğendiğim, ama yeterince okunmadığı için yine kendimce dert yandığım yazılarımı buraya da taşımak istiyorum.. Anılarımı yazmak istiyorum, "başıma gelen ilginç hadise"leri..
Ve ne yazarsam yazayım, elbette ki okunmak istiyorum.. Eleştiri almak istiyorum.. Takdir edilmek istiyorum.. Yerilmek istiyorum..
Ben henüz yabancısıyım buraların.. Siz buralarda yabancıları sever misiniz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)