interrail etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
interrail etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2011 Pazartesi

Before Sunrise - Before Sunset













Bu aralar, özellikle interrail ile ilgili yazılarda, blogun trafiği epey arttı.. Gerçekten çok seviniyorum böyle olmasına.. Kimsenin uğramadığı, kendi kendime takıldığım bir blog yazmak istemezdim şahsen..

Tabii bununla birlikte formspring hesabımda da hareketlenmeler var Interrail ile ilgili sorularda.. Şüphe yok ki bunun sebebi yaklaşan yaz :) Benim blog ve formspring trafiğinden anladığım kadarıyla Interrail planları yapılmaya başlanmış.. Bu trafiğin arttığını gördüğüm halde Interrail ile ilgili bir şeyler yazamıyor olmanın verdiği boşluk duygusunda savruluyordum :) Ta ki bu haftasonu 2 muhteşem film seyredene kadar.. 

Before Sunrise'da iki kahramanımız, yani kızımız ve oğlumuz, trende tanışıyorlar.. Kız bir çılgınlık yapıyor ve oğlumuzla Viyana'da sabahlamayı kabul ediyor.. Oğlumuzun sabah erkenden ülkesine giden uçağa binmesi gerekiyor.. Yani birbirlerini yaşamak için sadece bir geceleri var.. Sonra güneş doğunca... Puf! Masal bitecek..

Devam filmi Before Sunset'te ise, 9 yıl sonra yolları yeniden kesişiyor kızla oğlanın.. Yine oğlumuzun uçağa yetişmesi gerekiyor.. Bu sefer zaman daha da az, sadece 1.5 saatleri var.. Zaten film gerçek zamanlı.. 1.5 saatlik bir kesit, 1.5 saatte anlatılıyor.. Bu film ise kızın memleketi Paris'te..

Ben şahsen filmlerde abartı duygu sevmem.. Bu sebeple genelde aşk duygusunun insanın gözüne gözüne sokulduğu, o duygunun aşırı dozda verilip seyircinin kusturulduğu filmlerden nefret ederim.. Birçok insanın bayıldığı Issız Adam, Eternal Sunshine of the Spotless Mind gibi filmlere hep mesafeli durdum bu yüzden.. Aşkından yataklara düşen, uğuna uğuna ağlayan adamlar ve kadınlar.. Ziyadesiyle itici benim için.. Ama bu filmler öyle değil işte.. Filmdeki kahramanların birbirine duyduğu aşk o kadar masum ve sade işlenmiş ki, ben bile kayıtsız kalamayıp hayran oldum bu insanlara.. "Ne güzel filmdi" dedim kendi kendime ikisinin de sonunda..

O yüzdendir ki Interrail planlarının ciddiyet kazandığı şu günlerde bu filmleri şiddetle tavsiye ediyorum bu blogun okuyucularına.. Eğer görmediyseniz Interrail'den önce mutlaka görün bu filmleri.. Sizin de başınızdan geçmeyeceğini kim bilebilir? :)

Before Sunrise'dan bir sahne:


Before Sunset'ten bir sahne:

4 Şubat 2011 Cuma

Blog Hakkında

Herkese Selam,

Farkında olduğum bir şey var ki bu blog sahip olduğu popülerliği(ne kadar popüler olduğu da tartışmalı olmak üzere) seyahat yazılarına borçlu. Ne var ki yaşadığım iki macerayı ve bu iş hakkındaki fikirlerimi de yazdıktan sonra, yeni bir seyahate kadar, yazabileceğim şeyleri tükettim. Bu blogu takip ettiğini bildiğim onlarca, belki yüzlerce insana bunu yapmayı kendime yakıştıramazdım.

O yüzden bu aydan itibaren bu blogda, tıpkı önceden yaptığım gibi, öykü denemelerimi yayınlıyor olacağım.. Onları da okuyor olmanız benim için onur, gurur ve mutluluktur.

Sadece Interrail ve seyahatler hakkında bilgi almak için bu sayfayı okuyan arkadaşlar sitenin sağ tarafındaki konu başlıkları arasından Interrail, Seyahat veya Backpacking sözcüklerini tıklayıp direkt o konular hakkındaki yazılarıma ulaşabilirler.


24 Ocak 2011 Pazartesi

Interrail Rehberi (Bölüm 3: Ne taşınır?)


Interrail veya backpacking mevzusuyla ilgili en önemli şeylerden biri de sırt çantası.. Çünkü -duruma göre- 1 ay kadar bu çantanın içinde bulundurduklarınıza bağlı olduğunuz kadar, aynı zamanda bu çantanın içine koyduklarınızla harcamalarınızı da düşürebilirsiniz..

Öncelikle; "nerede bulunur bu tarz çantalar?" İstanbul'u bilenler için konuşuyorum :); Karaköy bu tip malzemelerin merkezidir.. Yani interrail'lık büyük sırt çantaları, kamp malzemeleri, vs.. Bu tarz şeyleri Karaköy'de ararsanız hem seçeneğiniz daha fazla olur hem de muhtemelen daha ucuza bulursunuz.. Bu çantaların büyüklüğü çok değişkendir.. 40 litreden 80 litreye kadar seçenekler var.. Ama ideali 50-60 litre arasıdır.. Daha fazlasını taşımak çok yorucu olur.. Tıka basa dolu 50 litrelik bir çanta kışlık kıyafetlerle 10-11 kilo civarı çekiyor.. Yazlıklarla 8-9 olsa gerek..

Peki Interrail sırasında neye ihtiyaç duyulur, ne götürülmelidir? Bu da yine kişiye göre çok değişkenlik gösteren bir konu.. Yine de herkesin mutlaka yanında bulundurması gereken şeyler var.. Örneğin, ayakkabı en önemli konulardan biridir.. O zaman sırayla gidelim:

1- Ayakkabı: Rahat ayakkabı giymek en önemli şey.. Ayakkabınız sizin can dostunuz olacak gezi boyunca.. Şık olmasından ziyade rahat olması önemli.. Tekrar ediyorum üstüne basa basa; AYAKKABI ÇOK ÖNEMLİ! :)

2- Giysi: Mevsim neyi gerektiriyorsa o.. Yine asıl kriter rahatlık..

3- Havlu, çarşaf, terlik, şampuan, diş macunu/fırçası vb. kişisel bakım malzemeleri: Bunlar genellikle hostel'da kullanacağınız şeyler.. Bazı hostel'lar çarşafı sizin getirmenizi ya da onlardan kiralamanızı bekler.. Bazıları ise zaten sağlar.. Gideceğiniz hostel'ların bu konudaki tutumlarını bilmeniz ve ona göre önlem almanız yerinde olur.. Onun dışındakilere zaten ihtiyacınız olacak..

4- Mevsimlerden yaz ise mayo/bikini, vs.. Aslında yaz olmasına da gerek yok, içinde saunası, kapalı yüzme havuzu olan hostel'lar var.. Ciddiyim.. Eğer "hep gezecek değiliz ya, biraz da keyif çatalım" diyebilme ihtimaliniz varsa, mayo taşımak isabetli olabilir.. Ayrıca mayo yaz yağmurlarında oldukça işe yarar.. Yağmura yakalandığınızda yanınızda mayo olması hayat kurtarır..

5- Ecza: İlaç konusunu çok abartmaya gerek yok, sonuçta muhtemelen hiçbirini kullanmayacaksınız bile.. Yine de çok acil ihtiyaç duyabileceğiniz şeyleri bulundurmakta fayda var.. Örneğin; yara bandı, aspirin, varsa sürekli kullanmak zorunda olduklarınız, -beklentiye göre- doğum kontrol/prezervatif ;) gibi.. Dediğim gibi, muhtemelen kullanmayacaksınız(son örnek hariç) ama taşımakta yarar var..

6- Yiyecek: İşte bu benim şahsen çok tavsiye ettiğim bir konu.. Bazı anlarda(örneğin trene yetişmeye çalışırken) zaten yiyecek alacak zamanınız olmayacak, böyle durumlarda çantanızda yiyecek bulundurmak çok önemli hale geliyor.. Bunun yanı sıra, yiyecek taşımak bütçeyi oldukça kurtaran bir konu.. Bir süre hiç para harcamadan günlerinizi geçirebilirsiniz.. Neler taşınabilir mesela? Ton balığı, Sandviç ekmeği, üçgen/krem peynir, kraker, kek/bisküvi, hazır çorba(her yerde sıcak su bulabilirsiniz).. Seçenekleri kendi zevklerinize göre çoğaltabilirsiniz tabii ki, bunlar en temel olanlar.. Ama her şeyde olduğu gibi bunu da abartmamak lazım.. Sonuçta sırtınızda taşıyorsunuz bunları..

Çanta konusuna girmişken şunu da belirtmekte yarar var; genellikle tren istasyonlarında bu çantaları bırakabileceğiniz dolaplar olur.. İçine para atınca size makine bir fiş verir, bu fişin üzerinde şifreniz olur, işiniz bittiğinde şifreyi girip alırsınız çantayı(ya da aynı işlem görevliler tarafından yapılır).. Günübirlik gezmek istediğiniz şehirler için idealdir, sabah varırsınız şehre, çantayı dolaba bırakır gezersiniz bütün gün, akşam treniyle de ayrılırsınız şehirden.. Yanınızda bir yoldaş olması burada çok işe yarar.. Çünkü genelde bu dolaplar iki çanta alabilirler, siz de masrafı paylaşırsınız.. Bu da bütçeyi korumak için uygulanabilecek yöntemlerden biri..

Not: http://formspring.me/mavigozluev diyorum sadece ;)

18 Ocak 2011 Salı

Interrail Rehberi (Bölüm 2: Nereye gidilir, nerede kalınır?)






Merakı direkt gidereyim, fotoğrafta yatan kişi benim :)Peki, neden bu fotoğraf? Şöyle ki; ilk yazıda, önce nereye gidileceğine karar verilmesi gerektiğini söylemiştim.. O zaman işin detaylarına girdiğimiz ikinci yazıda nereye gidilip, nerede kalınacağından bahsetmek gerekir.. Bu fotoğrafın amacı, gerekirse Roma'da, İspanyol Merdivenleri'nde bile uyunabileceğini göstermektir! :)

Şaka bir yana, Interrail denen güzel olayın dahilinde gideceğiniz yer birçok şeyi belirleyecek.. En başta da bütçenizi.. Bütçe konusu sanırım en çok merak edilen alt başlık Interrail hakkında.. Peki gidilen yer bütçeyi nasıl etkiler? Çok çarpıcı bir örnekle giriş yapmak istiyorum yeri gelmişken.. Krakow/Polonya'da hostel fiyatları gecelik 6-7€'dan başlıyor, Oslo/Norveç'te 30€'dan başlıyor.. Yani bir Orta Avrupa turunda, günü 10-15€ harcayarak kurtarabilecekken, Kuzey Avrupa turunda gününüzü en az 40€ ile tamamlıyorsunuz.. Bu da örneğin 20 günlük bir Doğu, Orta Avrupa turunun, 7-8 günlük bir İskandinavya turuna denk olması anlamına geliyor.. Çünkü kalınacak yerin yanı sıra, gezdiğiniz ülkede şehir içinde kullanacağınız ulaşım, bazı trenler için Interrail biletiniz olsa da ödeyeceğiniz zorunlu rezervasyon ücretleri, ziyaret etmek istediğiniz müzeler, turistik yerler, yedikleriniz, içtikleriniz, hediye/hatıra olarak aldığınız şeyler de bölgesine göre farklılık gösterecek.. Oslo ile ilgili yazımda tek seferlik metro biletinin 6 Lira'ya karşılık geldiğinden bahsetmiştim örneğin.. Bu yüzden gideceğiniz yere karar verirken sahip olduğunuz bütçeyi ve Interrail'i ne kadar süreyle yapmak istediğinizi göz önünde bulundurmalısınız.. Kısıtlı bir bütçeyle 22 günlük bir Kuzey Avrupa turu yapmak istemezdim şahsen.. Ya biraz daha bütçeyi artırmanın yollarını arar, ya gün sayısını azaltır, ya da Doğu Avrupa yollarına vururdum kendimi..

Fakat elbette kalacak yere harcanacak parayı azaltmanın yolları var.. Interrail boyunca geçireceğiniz her geceyi hostel'da geçirmek zorunda değilsiniz.. Bu yolları isterseniz daha çok yiyip, içmek, alışveriş yapmak; isterseniz gideceğiniz yerde daha fazla kalmak için kullanabilirsiniz.. Neler yapılabilir mesela:

1- Gece trenleri: Hostel'a para vermekten kurtulmanın en kolay, en güvenli yolu.. Bütün yapmanız gereken, trenle 6-7 saatlik mesafede bulunan iki şehir arasında yolculuk yapacağınız zaman gece en son treni seçmeniz.. Böylece, hem gitmek istediğiniz şehre sabah erken saatlerde varmış olursunuz hem de geceyi hostel'a muhtaç olmadan geçirmişsinizdir.. Eğer; "ben tren koltuğunda geçiremem geceyi.." derseniz, Interrail Pass'inizle sadece fark ödeyerek kuşetli vagona geçebilirsiniz..

2- İstasyonda uyumak: En ucuz(hiçbir şey ödemek zorunda değilsiniz) ama en riskli yol.. Bir kere her istasyon geceleri açık olmaz, geceleri açık olsa bile uyumanıza izin vermiyor olabilirler.. Ama eğer gittiğiniz istasyon backpacker-friendly(gezgin dostu) ise, işte o zaman içinde duş bile bulabilirsiniz.. Bunu yapmayı düşünüyorsanız yanınızda mutlaka mat ve uyku tulumu olmalı..

3- Kamp alanları: Yanınızda çadırınız, tulumunuz, matınız varsa ve mevsim ılıksa, herhalde en zevkli yol budur.. Küçük bir ücret karşılığı çadır alanı kiralayabilirsiniz.. Kamp alanlarında genellikle yiyecek alabileceğiniz, duş alabileceğiniz, çamaşır yıkayabileceğiniz, diğer kampçılarla tanışabileceğiniz yerler olur.. Bazı kamp alanları çadırınız olmasa da size kulübe kiralıyor olabilirler.. Bu kamp alanlarından Floransa ve Venedik ile ilgili yazılarımda bahsetmiştim..

4- Couchsurfing: Bu da en sosyal yöntem.. Couchsurfing(Kavçsörfing okunur); internet üzerinden diğer gezginlerle tanışarak, gittiğiniz şehirdeki bir gezgine misafir olduğunuz, size rehberlik yapmasını istediğiniz; ya da başka ülkelerden gelen gezginleri ağırladığınız, rehberlik yaptığınız bir proje.. İnsanlarla tanışmak için couchsurfing.org sitesinde bir profil oluşturuyorsunuz.. Profiliniz ne kadar ayrıntılı ve özenli olursa insanların sizi kabul etmesi o kadar kolaylaşır.. Ayrıca couchsurfing'de birkaç deneyim yaşadıktan sonra, misafir olduğunuz ya da misafir ettiğiniz insanlar size referans yazmaya başlıyorlar ki insanlara kendinizi kabul ettirmenin en önemli koşulu bu.. Ama neyse ki, hiç referansı olmayan insanlara da kucak açan, iyi kalpli insanlar olabiliyor.. Ne kadar çok insana surfing talebi gönderirseniz, şansınız o kadar artar.. İlk başlarda fazla seçici olmayın derim ben.. Ama couchsurfing sadece bedava kalma yeri sağlamaktan çok daha öte bir şey, çok sıcak bir paylaşım.. İnsanları tanımak için bulunmaz bir fırsat.. O yüzden gittiğiniz eve sadece bedava yatak gözüyle bakmamanızı tavsiye ediyorum..

Gidilecek ve kalınacak yerler konusu böyle.. Tabii ki her backpacker'ın ana seçeneği hostel'lar, zaten hostel'ler bu iş için varlar ve otellere göre oldukça ucuzlar.. Yukarıda saydıklarım sadece alternatifler, kendinize en uygun alternatifi seçmek yine size kalmış..

Not: Formspring sayfama çok güzel sorular geldi.. Bu sorular nelerden bahsetmem gerektiği konusunda bana da çok yardımcı oluyorlar, ben de herkese aklımın erdiğince yardımcı olmaya çalışıyorum.. Soru göndermeseniz bile, bu konuyla ilgili olan soruları ve cevaplarımı okuyarak bazı fikirler edinebilirsiniz.. Aynı zamanda soru sormaya da devam :) http://formspring.me/mavigozluev
Nott: Bu blogu Interrail yazıları için değil de öyküler/denemeler için okuyan herkesten özür dilerim.. Bu ara öykü/deneme yayınlayamadım hiç.. Ama şubattan itibaren yine öykülere dönüyorum.. Biraz sabır, az kaldı.. :)

7 Ocak 2011 Cuma

Interrail Rehberi (Bölüm 1: Karar Verme ve Hazırlık)


Beni ilk ne dürttü hatırlamıyorum.. Ama mutlaka bir şeyler dürtmüş olmalı ki sahip olduğum bütün konforu bırakıp sırtımda 10 kilo çantayla sabahtan akşama kadar yürüyeyim; trenlerde, garlarda uyuyup polisler tarafından uyandırılayım; bütün günü bir paket kraker, bir şişe su ile geçireyim.. Hadi ilk seferde bir şeyler dürttü ve yaptım, ikinci sefere kalkıştığıma göre ilki gerçekten zevkliymiş..

Bu işi sanki başkası yapmış, sefasını başkası sürmüş gibi anlatıyorum çünkü olayın içindeyken tadını alamayabiliyorsunuz.. İnsan o telaşın içinde kaybolabiliyor.. Zevki, birilerine anlattığınız, bir yerlere yazdığınız, fotoğraflara baktığınız zaman alıyorsunuz.. Kısacası, güzellik bunu paylaşmakta.. Ben de o niyetle başlamıştım.. 2009 Eylül'de yaptığım turu 2010 Ağustos'ta anlattım.. O sıralarda 2010'daki ikinci turun planlarını da yapmaktaydım.. Onu da Aralık 2010'da anlattım.. Bütün bu anlatımlar devam ederken gelen yorumlar veya mesajlar sayesinde fark ettim ki sadece maceraları anlatmaktan fazlasını yapmam gerekiyor.. Çünkü bu maceraların pişmeden önce yıkanması, doğranması ve tencereye yerleştirilmesi gerekiyor.. İşe önce yıkama aşamasını anlatarak başlayayım..

Interrail nedir mesela? Interrail yapmak isteyen herkes gerçekten ne yapacağının farkında mı? Interrail; seçtiğiniz sınıftaki vagonlarda, fazladan sadece rezervasyon, kuşet gibi farkları ödeyerek tren yolculuğu yapmanızı sağlayan bir ön ödemeli biletten başka bir şey değil aslında.. Bu bilete bu derece anlam yükleyen şey ise trenden trene atlarken gördüğünüz manzaralar; tanıştığınız, sizinle aynı macerayı yaşamaya çalışan insanlar; kilolarca ağırlıktaki sırt çanta(ları)nız; vardığınız istasyonlar ve onların ev sahibi olan şehirler..

O yüzden karar verme aşaması öncelikle gidilecek yerin belirlenmesi ile başlamalı; çünkü bu, trenden trene atlarken gördüğünüz manzaralar olacak.. Hangi manzarayı merak ediyorsanız oraya gidin.. Herkes Paris'e gidiyor diye Paris'e gitmeyin mesela.. Paris'te gerçekten merak ettiğiniz, ilgi duyduğunuz şeyler varsa Paris'e gidin..

Sonra sıra geldi yoldaşınız olup olmayacağına, olacaksa kaç tane olacağına.. Çünkü bu; tanıştığınız, sizinle aynı macerayı yaşamaya çalışan insanların sayısını belirleyecek.. Unutmayın, ne kadar çok yoldaşınız olursa o kadar az insanla tanışırsınız, çünkü eğer grubunuz varsa başkasına ihtiyaç duymazsınız.. İşte bu yüzden, bence en mantıklı backpacking yalnız yapılandır.. Eğer yalnız olmayı riskli buluyorsanız da bir yoldaş kafidir.. Bir yol macerasının en güzel yanı bin bir çeşit insanı tanımaktır, yakın arkadaşlarınızla fazla vakit geçirmek değil.. Yakın arkadaşlarınızla mahalle kahvesinde bile güzel vakit geçirebilirsiniz ama Yahudi nefreti yüzünden İsveç'e iltica etmiş bir Leh teyze her gün evin önünden geçmiyor.. Interrail, insan hikayeleridir..

Sıra geldi zaman ve süre düşünmeye.. Bu da sırt çantanızın ağırlığını; trenlerdeki, kaldığınız yerlerdeki, gezdiğiniz şehirlerdeki huzurunuzu belirleyecek.. Çünkü temmuz ayının tren yoğunluğu ile eylül ayının trenleri asla aynı olmayacak.. Eylülde üçlü koltuğa uzanarak yolculuk edebileceğiniz trende, temmuzda ayakta dikelmek zorunda kalabilirsiniz.. Ya da eylülde on dakika sıra beklediğiniz bir müze için temmuzda 2 saat sıra bekleyebilirsiniz.. Ayrıca, otuz gün için hazırladığınız ve taşıdığınız çanta da on günlük bir yolculuk için hazırlayacağınız çanta ile aynı olmayacak.. O yüzden ne kadar uzun bir macera yaşayacağınızı, hem çantanıza hem de rotanızdaki gitmek istediğiniz yerlere göre belirlemek en mantıklısı..

Sonuç olarak, karar verme aşamaları ve bu aşamaların sıralaması önemli.. Sonraki yazılarda bunların ayrıntılarına gireriz..

Not: http://formspring.me/mavigozluev üzerinden bu dizide yer verilmesini, açıklığa kavuşmasını istediğiniz konuları iletebilirsiniz..

(Bu seferki fotoğrafı başka siteden aldım, benim değil..) :)

30 Aralık 2010 Perşembe

Bu mevsimde ne işin var? (Bölüm 5: Sezon Finali)


Artık bu gezinin de sonu gelmişti ve son 2 günümü daha önce bir üniversite etkinliği için gittiği şehri anlat anlat bitiremeyen bir arkadaşımın etkisiyle Uppsala'da geçirmek niyetindeydim.. Ya da benim ona taktığım isimle; Oops-ala..

Uppsala, Stockholm'ün biraz kuzeyindeki bir İsveçli öğrenci cenneti.. Şehir nüfusunun yarısının öğrencilerden müteşekkil olduğunu duymuşluğum var.. Hal böyle olunca da soğuk olmasına rağmen cıvıl cıvıl bir şehir çıkmış ortaya.. Şehirdeki hareketi sağlayan da haliyle öğrenciler.. Uppsala'daki Nation(İsveççe okunuşu "Natun" ve anlamı İngilizce Nation ile aynı; millet, topluluk) adı verilen öğrenci toplulukları kendi mekanlarını yaratmışlar.. Bazıları geceleri partilerle coşarken, bazıları brunch vs. tarzı daha sakin aktiviteler düzenliyorlar.. Şehirdeki öğrencilere hem iş hem sosyalleşme imkanı sağlıyorlar.. Fevkalade fikir..

Şehri, belki genç bir turist için değil de doğma büyüme İsveçli biri için, daha önemli yapan şey ise Uppsala'nın İskandinavya'nın en büyük katedralini bulundurması.. Şehrin kuşkusuz en önemli ve görülmesi gereken binası 1200'lerde inşa edilmiş bu tarihi ve devasa katedral, Domkyrkan.. Bu katedral dışında şehir genel olarak üniversitelere ait binalarla doldurulmuş durumda.. Bir de şehri boydan boya geçen nehirleri var, Fyrisån..

2. interrail macerası da Uppsala ziyareti ile virgüllendi.. Noktalandı yazmaya elim varmadı çünkü noktalandığı falan yok.. Ben imkan buldukça maceralar devam edecek.. Sadece tarihi belli değil.. Interrail, bağımlılık yapan bir macera..

Bu arada, gerek blogdaki yazıların altına yorum yazarak, gerek Formspring'de sorular sorarak, gerek Ekşi Sözlük üzerinden mesaj atarak, gerek de beni bir şekilde Facebook'tan bulup mesaj atarak Interrail hakkında sorular soran herkesin içini rahatlatacak bir haberim var.. Önümüzdeki ayın ilk yazısı(belki onu da bir seri olarak yazarım) genel olarak Interrail'a adanacak.. "Interrail nedir, nasıl yapılır, ne kadar para harcanır, nerelere gidilip nerelerde kalınmalıdır?" gibi sorulara dilim döndüğünce cevaplar vermeyi düşünüyorum.. Bu yazıların sizin merak ettiklerinize daha çok derman olması için bu aralar Formspring üzerinden bana sorular yazabilirsiniz.. Böylelikle ben de bir sonraki blogu yazarken o sorulara cevap vermeye çalışırım.. Formspring adresi: http://formspring.me/mavigozluev


(Buradaki fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)

27 Aralık 2010 Pazartesi

Bu mevsimde ne işin var? (Bölüm 4: Kopenhag'a bakmıştım da?)


Bergen'in çevresindeki küçük şehirler ve başkent Oslo dışında başka bir demiryolu bağlantısı olmadığı için, Bergen'den sonraki durak olan Kopenhag'a gitmenin tek yolu Bergen-Oslo-Göteborg-Kopenhag güzergahını takip etmek.. Neyse ki arada transfer yapmak zorunda olunan bütün trenlerin saatleri birbirine göre ayarlanmış.. Örneğin, Oslo treni Göteborg'a gelmeden, Göteborg'da bekleyen Kopenhag treni hareket etmiyor.. Aslında Danimarka'nın, İskandinavya yarımadasındaki kankaları İsveç ve Norveç ile kara bağlantısı yok.. Ancak İsveç'in 2. büyük şehri olan Göteborg'dan kalkan tren, İsveç'in 3. büyük şehri Malmö ve Kopenhag arasındaki köprüden geçerek Kopenhag'a varıyor.. Avrupalı, demiryolunu önemsediği için, nereye köprü yapsa demiryolunu mutlaka planlarına dahil etmiş.. Üstelik Malmö'den sonra, tren önce Kopenhag Havalimanı istasyonunda duruyor.. Ki bu durumda ben Malmö'de yaşayan biri olsam, uluslararası bir uçuş için Stockholm'ü değil Kopenhag'ı tercih ederim.. Malmö'ye ve çevredeki şehirlere(misal, öğrenci şehri Lund) gitmeyi düşünenlerin aklında olsun..

Kopenhag'da, tren garını geride bıraktıktan sonra, eğer daha önceden Amsterdam'ı görmüş biriyseniz, kısa süreli bir şok geçirmeniz garip olmaz.. Kopenhag; Stockholm, Oslo gibi bir İskandinav başkentinden çok Amsterdam'a benziyor, hatta neredeyse aynısı.. Binalar, parklar ve hatta kanallar.. Bu yüzden ilk gittiğinizde bir süre Kopenhag'dan farklı bir yere geldiğinizi düşünüyorsunuz.. Bu benzerliğin bir sebebi var aslında.. Kopenhag'ı Kopenhag yapan, üzerindeki pek çok tarihi binanın ve anıtın dikilmesini emreden Danimarka Kralı Christian IV, yaptığı Amsterdam ziyaretinden çok etkileniyor ve ülkesinin başkentinin Amsterdam'a benzemesi için elinden geleni yapıyor.. Görünüşe bakılırsa da hedefinde oldukça başarılı olmuş.. Bugünkü Kopenhag şehir planı ise daha da enteresan ve yaratıcı.. Çünkü 1900'lü yılların ortasından itibaren uygulamaya konulan bir şehir planına göre Kopenhag, avuç içi şehrin tarihi bölgesi olmak üzere, bir el.. Şehir, 5 parmağın doğrultusunda genişliyor ve bu parmakların arasına imkanı yok inşaat izni verilmiyor, parmak araları yeşil bırakılıyor.. Dahiyane bir şehir plancılığı..

Kopenhag'dan bahsedilirken kesinlikle atlanmaması gereken bir bölge var: Christiania.. 70'lerden itibaren bu semte hippiler yerleşmeye başlamışlar ve burayı kurtarılmış bölgeleri haline getirmişler.. Bugün Christiania, 1000 kadar nüfusu ve organik tarım, özel yapım bisiklet gibi kendine ait geçim kaynakları olan özerk bir ülke gibi hareket ediyor.. Özerk bir ülke olduklarına o kadar inanmışlar ki, bu semtten ayrılırken üzerinizdeki tabelada "You are now entering the EU"(Şu anda AB'ye giriyorsunuz) yazıyor.. Sadece bu da değil.. Christiania'nın kendine özgü kuralları var.. Örneğin, içeride silah yasak, kavga yasak, ağır uyuşturucular(haplar, eroin) yasak, fotoğraf çekmek yasak.. Ama geri kalan her şey serbest.. Öyle ki, Danimarka'da uyuşturucu yasak olduğu halde bu semtte gündüzleri "ot" pazarı kuruluyor.. Mecazi bir anlatım değil, bildiğiniz pazar.. Tezgahlar, pazarcılar, fiyat etiketleri, çeşit çeşit "otlar".. Buradan alışveriş yapan insanlar semtin içindeki kafe, bar veya parklarda aldıklarını tüketebiliyorlar.. Kavga çıkarmadıkları sürece de daima özgürler.. İçerisi ayrıca muhteşem bir sokak sanatı sergisi.. Girerken bir tanesinin fotoğrafını çekebildim, ancak dediğim gibi içeriye girince fotoğraf çekmenize izin vermiyorlar.. Muhtemelen polislere karşı aldıkları bir önlem, saygı duymak lazım.. Hippi hareketine, sokak sanatına, "otlar"a meraklı herkesin hayatında en az bir defa görmesi gereken bir yer.. Keşke bütün dünya öyle olsa dediğiniz zamanlar oluyor..

Kopenhag'la ilgili diğer bir öneri ise kanal turu.. Tur, şehrin barları ve kafeleriyle ünlü kanal sahili Nyhavn'dan başlıyor ki zaten Nyhavn'ı da kesin görmeniz gerektiği için farklı bir yere yönelmeniz gerekmiyor tur için.. Kanal turu yaparken, hem şehirde görülmesi gereken çoğu noktayı uzaktan da olsa görüyorsunuz ve görülmesi gereken yerler hakkında genel bir fikriniz oluyor hem de bunların tarihi hakkında bilgi almış oluyorsunuz.. Üstelik kanal turu sırasında ilginizi çeken bir yer olursa inip o bölgeyi gezdikten sonra arkadan gelen tur teknesiyle dönmenize de imkan tanıyorlar.. Tur 1 saat kadar sürdüğü için tekneden hiç inmeseniz bile daha sonra ilginizi çeken yerlere gitme şansınız da oluyor.. Üstelik fiyatı da İskandinavya'daki ölümcül pahalılığa rağmen gayet uygun..

Bunun yanı sıra Kopenhag'da, hemen merkez tren istasyonunun karşısında Tivoli adlı bir lunapark var.. Ancak burası basit bir lunapark değil, dünyanın en eski 2.(1843'ten beri faaliyette) ve şu anda Avrupa'nın en çok ziyaret edilen 3. eğlence parkı.. Ancak girişi biraz pahalı olduğu için; oyuncaklarla, eğlence parklarıyla pek ilgili değilseniz es geçebileceğiniz bir mekan..



(Buradaki fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)

14 Aralık 2010 Salı

Bu mevsimde ne işin var? (Bölüm 3: Ellerinizi nasıl koruyorsunuz?)


Norveç'te dünyanın en pahalı şehirlerinden birini bırakıp, dünyanın başka "en"lerinden birine gidiyorum.. Norveç'in 2. büyük şehri olan Bergen, aynı zamanda dünyanın en çok yağış alan şehirlerinden bir tanesi.. Bu şehir, 365 günün 240'ında yağış alıyor ortalamaya göre.. Karşılaştırma açısından; İstanbul, bir yılın ortalama 124 gününü yağışlı geçiriyor.. Şansıma, ben güneşli geçen ender günlerden birine denk geldim..

Aslında Oslo-Bergen arasındaki tren yolculuğunun yol boyunca görülebilen manzaralar nedeniyle gündüz yapılması gerekliliği her yerde bas bas bağırılıyor.. Interrail ile ilgili sitelerde bu hat, Avrupa'nın en keyifli tren rotalarından biri olarak gösteriliyor.. Ancak az zamanda, çok ve büyük keşifler yapmak zorunda olduğum için günlerimi yolculukta harcamak istemedim.. Hem Oslo-Bergen arasını hem de dönüşü gece yolculuğu olarak yaptım.. Belki bir gün aynı yolu gündüz görme şansım da olur diye umuyorum.. Yani aklım kalmadı değil aslında..

Norveç'in 2. büyük kenti olmasının yanında, Bergen'i önemli yapan 2 şey daha var.. Birincisi, Bergen meşhur "Norveçli balıkçılar"ın şehri.. Kentin başlıca geçim kaynağı balıkçılık(Hayat Bilgisi dersime hoş geldiniz).. İkincisi, Norveç'in ve hatta İskandinavya'nın meşhur kıyı tipi olan fiyortların Atlas Okyanusu'ndaki kapısı.. Şehir kendisi de zaten fiyortların üzerine kurulu ama asıl fiyort manzarasını şehri eteklerinin altına alan Mount Fløyen'e çıkmaya cesaret ederseniz görüyorsunuz.. Zaten Bergen'i belki de Oslo'dan bile daha turistik yapan şey Mount Fløyen.. Buranın ilk 150 metresini şehir merkezinden kalkan bir füniküler tramvay ile çıkma şansınız var.. Ancak zirveye varmak için tırmanmanız gereken bir 450 metre daha kalıyor.. Bu 450 metre için takip edebileceğiniz farklı parkurlar var.. Ben kendimi o kadar kasamam diyenler için ise dağın farklı yönlerine giden daha farklı parkurlar var.. Bu parkurları takip ederseniz dağın çeşitli noktalarındaki göllere, piknik alanlarına, kamp alanlarına gidebiliyorsunuz.. Ama en güzel fiyort manzarası daima zirvede..

Tekrar şehre indikten sonra görülmesi gereken en önemli şey ise kuşkusuz ki UNESCO'nun koruması altındaki eski Bergen evleri.. Tamamen ahşaptan yapılan bu evlerin orijinalleri ne yazık ki yanmış.. Ancak yerlerine yapılan evlerin orijinalleriyle tıpatıp aynı olması için o kadar emek sarf etmişler ki evleri yeniden inşa ederken kullanılan tahtalar, evlerin ilk yapıldığı dönemde kullanılan baltalar yeniden üretildikten sonra kesilmiş.. Sonuçta ortaya Bergen'in ortasında ahşap bir mahalle çıkmış.. Ahşap evlerden sonraki ilk hedef, Norveçli balıkçıların yuvası olan Bergen Balık Pazarı.. Yeri gelmişken belirtmekte yarar var; reklamlarda Norveçli balıkçıların ellerini koruma sırrı olarak gösterilen el kremi Norveç'te satılmıyor.. İlk fark ettiğim zaman benim için de sürpriz oldu, ama gerçek bu.. Ellerini neyle korudukları benim için hâlâ sır olsa da Norveçli balıkçılar oldukça iyi insanlar.. Sayelerinde hayatımda ilk defa balina eti yemiş oldum.. Bu pazara yolunuz düşerse balinasıdır, hakiki Norveç somonudur, bunlardan tatmayı ihmal etmeyin..

Oslo kadar kalabalık ve canlı bir şehir olmasa da, bana göre(ve aslında pek çok diğer insana göre)Bergen Oslo'dan daha güzel(en azından turistler için) bir şehir.. Özellikle arkadaş çevresinde doğa tutkunu, deniz tutkunu tabir edilen insanların bu şehri görmemesi hata olur..



(Buradaki fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)

6 Aralık 2010 Pazartesi

Bu mevsimde ne işin var? (Bölüm 2: Metro bileti ne kadar?)


Stockholm'den kalkan son Oslo treni öğleden sonra.. Yolculuk 6 saat sürüyor.. Yani akşama Oslo'dayım.. Yani Oslo'daki herhangi bir hostele bir gece daha fazla para ödemek zorundayım.. Ve emin olun bunu kimse istemez.. 2009 yılı verilerine göre dünyanın en pahalı şehri olarak kabul edilen Oslo'da, hostel fiyatları 25 Euro'dan başlıyor.. Bu da şu demek: İstanbul'da 3 yıldızlı bir oteldeki odanızda kafanızı dinlemek için ödeyeceğiniz parayı, Oslo'da 8 kişi tarafından paylaşılan bir odadaki yatağa ödüyorsunuz.. Mecburen ödendi..

Hostellerin şöyle bir güzelliği var.. 11'de çıkış yapmak zorunda olsanız bile genelde giriş katında bulunan odalara çantalarınızı bırakabiliyorsunuz.. Ertesi sabah çıkış yaptıktan sonra çantayı hostele bırakıyorum ve Oslo'nun keşfi başlıyor.. Tur özellikle The Vigeland Park'tan başlıyor ki hava kararmadan bu park görülebilsin.. Çünkü şehir neredeyse 60. derece enleminde(Kuzey Kutup Dairesi 66. dereceden başlar) ve bu nedenle öğleden sonra 3'te hava büyük ölçüde kararıyor.. Tıpkı diğer çoğu Avrupa şehri gibi Oslo'da da turistseniz toplu taşıma kullanmaya pek gerek duymuyorsunuz.. Çoğu turistik alan yürüme mesafesinde.. Üstelik turist dediğin yürümeli arkadaş! Başka türlü o şehrin dokusu öğrenilmez, tadı çıkmaz.. Yürürken fark ettiğim kadarıyla Oslo, Stockholm'den daha küçük ama daha kozmopolit.. Özetle, daha fazla yabancı göçmene ev sahibi olmuş.. Bunda muhtemelen petrol zengini Norveç'in İskandinav kardeşlerinden daha müreffeh olmasının etkisi var..

Gezmeye devam.. The Vigeland Park(Frogner Park) Norveçli heykeltıraş Vigeland'a eserlerini oluşturması için tahsis edilmiş bir bölge.. Aynı zamanda Oslo halkının yaz günlerini geçirdiği bir yeşil alan.. Zaten genel olarak Norveçliler heykel sanatına çok meraklı.. Nerede bir boşuk bulsalar, oraya bir heykel dikmişler.. Hal böyle olunca parklarını bir heykeltıraşın eserlerine ayırmaları tutarsız değil..

Turun başladığı yerden şehir merkezine doğru geldikçe başka bir parkla karşılaşıyorsunuz.. Burası da Kraliyet Parkı.. Tıpkı İsveç Hanedanı gibi Norveç Hanedanı da halkın rahatça gezebildiği bir yerde ikamet ediyor.. Bunu şöyle canlandıralım.. Önce Çankaya Köşkü'nün bahçesinin halkın piknik yaptığı bir park olduğunu düşünün, sonra da Cumhurbaşkanı'nın da o parkın sınırlarındaki köşkte yaşadığını.. Halkından hiç izole olmadan yani.. İki ülkedeki kraliyet ailelerinin yaşam tarzlarını görünce kafamdaki medeniyet tanımı vücut buldu adeta.. O akşam Oslo'da yaşayan bir Polonyalı olan ev sahibimle buluşmalıyım(bkz. Couchsurfing).. Sağolsun bana evini açacak, ben de bir gece daha hostel parası vermekten kurtulacağım.. Üstelik bu, Oslo'da yaşayan biriyle muhabbet etme imkanı.. Evi tarif ediyor.. Metroya biniyorum, söylediği durakta iniyorum, o beni duraktan alıyor.. Plan bu.. Ama asıl şok metro için bilet alırken yaşanıyor.. Oslo'da metro bileti 6 TL karşılığı Norveç Kronu(İstanbul'da 1.65 TL).. İşte şimdi de kafamdaki "pahalı" tanımı vücut buldu.. Ancak tabii ki Norveçliler bu konuda rahat, çünkü gelir düzeyleri de o derece yüksek.. Yeri gelmişken; Norveç hükümetinin planlamasına göre, Norveç önümüzdeki 50 yıl boyunca başka bir ekonomik faaliyette bulunmasa bile petrol gelirleri bütçelerini karşılayabiliyor ve 4 milyon nüfuslu ülkenin sağlık bütçesi, 20 milyon kişiye şu anki kalitede hizmet verecek güçte..

Oslo'da bunun dışında özellikle görülmesi gereken National Gallery(Ulusal Galeri), Opera Binası, Akershus Fortress(Akershus Kalesi) ve Aker Brygge var.. Galeride Norveçli ünlü ressam Munch'un tablolarını(özellikle en ünlü tablosu "Çığlık"ın orijinali) görebilirsiniz.. Opera Binası, denizden yükselen bir buz dağından esinlenilerek inşa edilmiş.. Akershus Kalesi ve Aker Brygge ise birbirine emanet edilmiş bir kale ve liman.. Aker Brygge'deki alışveriş merkezi; "zevksiz olmayan, şehrin dokusuyla barışık, ferah alışveriş merkezi nasıl yapılır?" sorusunun cevabı olarak yapılmış diye düşünüyorum..

(Buradaki fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)

2 Aralık 2010 Perşembe

Bu mevsimde ne işin var? (Bölüm 1: İskandinavya'nın Başkenti)


Uzun süredir görmeyi planlıyordum.. İnternette, makalelerde okuduğum; filmlerde, dizilerde seyrettiğim ve hep içinde olmaya imrendiğim kültürü artık yerinde görmeliydim.. Yalnız ufak bir sorun vardı.. Görmek istediğim ülkeler "biraz" kuzeydeydi ve kış o bölgeye, biz yazlık hayatımızı yeni yeni terk ederken geliyordu.. Durum böyle olunca, gideceğim bölgeyi soranların ikinci sorusu kişiye göre değişiklik göstermiyordu: "Bu mevsimde ne işin var?" İşte bu dizinin amacı; bu mevsimde, orada ne işim olduğunu sizlere anlatmak..

Bindiğim uçak İstanbul'dan havalandığında sıcaklık +18 derece civarındaydı.. Aynı uçak 3 saat sonra, Stockholm yakınlarında, karlarla örtülü bir ormanın ortasındaki havaalanına iniş yaptı.. Ben zaten o anda anlamıştım İskandinavya'ya geldiğimi.. Kar ve orman.. Ama İsveçliler herkesin nereye geldiğini anladığından emin olmak istemişlerdi.. Arlanda Havalimanı'nın içindeki panolarda şöyle yazıyordu: Stockholm - Capital Of Scandinavia(Stockholm - İskandinavya'nın Başkenti)..

Şehir merkezine adım attıktan sonra, Stockholm'de denizin üstündeki devasa bir platformda yürüyormuş hissine kapılıyor insan.. Zira Stockholm, 14 adanın birbirine köprülerle bağlanmasıyla oluşmuş bir şehir.. Sonuçta siz, değiştirdiğiniz her semtte aslında başka bir adaya geçmiş oluyorsunuz.. Adalar arasında yaşamayı o kadar kanıksamış ki Stockholm halkı, şehrin futbol takımları farklı adalardan çıkmış ve her adanın sakini kendi adasının takımını desteklemeye başlamış zamanla..

İşte bu 14 adanın merkezinde de, diğerlerine göre daha küçük bir ada yer alıyor.. Merkezde yer alan bu ada; Gamla Stan, yani Eski Şehir.. Burası şehrin tarihi merkezi.. Aslında bir bakıma bütün İsveç'in merkezi çünkü İsveç Parlamentosu ve Kraliyet Sarayı bu adada bulunmakta.. Kraliyet Sarayı kelimesi, başbakanı koruma ordusuyla dolaşan bir ülkenin vatandaşları için izole bir yapıyı çağrıştırıyor olsa gerek.. Ancak İsveç Kraliyet Ailesi, tarihi adanın tam ortasında, turistlerin müze olan bölümlerine rahatça girip çıktıkları ve hiçbir aşırı güvenlik önleminin olmadığı bir sarayda ikamet ediyor.. Keza parlamento binası da, insanların her dakika önünden geçebildikleri bir yapı.. Gamla Stan, bu önemli binaların yanı sıra, İskandinav mimarisinin güzel örneklerini, taş sokakları, butikleri, kafeleri üzerinde taşıyor..

Gamla Stan'ı geride bırakıp biraz yürümek Stockholm City Hall'e(il yönetim binası) ulaşmak için yeterli oluyor.. Yapımı sırasında 8 milyon kiremit kullanılan bu kiremit rengi binayı önemli ve özel yapan şey, Nobel ödüllerinin burada veriliyor olması.. Denize alabildiğine yaklaşmış bu binanın deniz kenarındaki avlusu muhteşem bir Gamla Stan manzarası sunuyor.. Gamla Stan'a tam karşıdan bakabiliyorsunuz..

Stockholm oldukça güzel, canlı ve güvenli bir şehir.. Tıpkı Oslo ve Kopenhag gibi, Stockholm'de de hayat çok pahalı; burada da çeşmeden içilen su, marketten alınan, şişelenmiş sudan daha güvenilir; burada da ulaşımın en temel aracı bisiklet ve burada da toplu taşıma oldukça gelişmiş.. Metro ağları, cuma ve cumartesi günleri 24 saat çalışıyor.. Bunu söyledikten sonra tahmin edebilirsiniz sanıyorum ama yine de söylemek gerekir: Stockholm'ün gece hayatı oldukça renkli.. İsveçliler içmeyi ve eğlenmeyi çok seviyorlar.. Küçük bir uyarı; güzel bir gece için Gamla Stan yerine şehirde yaşayanların tercih ettiği semtlere gidilmeli.. Fiyatlar Gamla Stan'dan ayrılınca yarıya iniyor.. Üstelik fiyatları yarıya inmiş haliyle bile Stockholm, Avrupa'nın diğer şehirlerine kıyasla daha pahalı..

Bütün bu söylediklerim aslında tek bir sonuca varıyor: Stockholm'ü görün!

(Buradaki fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Nasıl backpacker oldum? (Bölüm 11: Sezon Finali)


Sabaha karşı vardım Frankfurt'a.. İşe erkenden gitmeye meraklı Almanlar bile uyanmamıştı henüz.. Tren seferleri yoktu.. Bu turdaki son gecemi geçireceğim hostele ulaşmak için binmem gereken metro da.. Oturdum istasyonda bir köşede, metroların açılmasını bekledim.. O arada istasyondaki büfeler açıldı, işe gidenlere hizmet için.. Sonra vardım hostele.. Tabii ki yerleşemiyorum henüz, kimse boşaltmak zorunda değil çünkü odasını o saatte.. Kıvrıldığım bir köşede dergileri inceledim resimlerine bakarak.. Kahvaltı ettim, şansıma yine ikramdı.. İnternete girdim.. Ben bütün bunları yaptıktan sonra Frankfurt yeni yeni canlanıyordu.. Aslında hiç planlarımda olmamasına rağmen Frankfurt'u arşınlamaya başladım..

Enteresan bir şehir Frankfurt.. Zaten gittiğim hangi şehir için bu tabiri kullanmadım ki? Bütün şehirler enterasandır.. Hepsi birbirinden farklıdır çünkü, bütün şehirler eşsizdir.. Bugünkü Frankfurt'un hikayesi 2. Dünya Savaşı'ndan sonra başlıyor.. Savaşın sonlarına doğru Amerikan ordusu dümdüz ediyor Frankfurt'u.. Frankfurter'ler de hiç uğraşmıyorlar onarmak için, sıfırdan başlıyorlar şehri inşa etmeye.. Sanki öyle bir şehir daha önce hiç olmamışcasına.. Küçük bir bölgeyi onarıyorlar aslına uygun olarak, sadece hatıra için.. Savaşın, nefretin kötülüğünü hatırlayabilmek için.. Geri kalan her yer modern bir şehir haline getiriliyor.. Bugün Frankfurt, Avrupa finansının, Euro'nun başkentidir.. Avrupa Birliği Merkez Bankası ve Almanya Merkez Bankası Bundesbank dahil, pek çok banka ve şirket merkezi Frankfurt'tadır.. Kısaca, Euro'nun şehridir.. New York ve Londra'dan sonra dünyanın en önemli 3. para merkezidir.. Çok fazla anım yok Frankfurt'ta, zaten turistten çok yatırımcılara hitap eden bir şehir.. Güzel bir nehir kenarı düzenlemesi var, insanların spor yaptıkları.. Garip değil mi? Avrupalılar nerede su birikintisi bulsalar etrafını topluma açıyorlar spor yapsınlar, kitap okusunlar, manzarayı seyretsinler diye.. Bizim koskoca Boğaz'da koşacak yerimiz yok küçücük parkları saymazsak..

Bir gezi böyle noktalandı işte.. Bütün bu hikayelerin sonunda kimseye şunu yapmayın, bunu yapın diye tavsiye verecek değilim.. Backpacking çok kişisel bir özgürlük.. Tam anlamıyla özgür olmak bence.. Rezervasyonlara, tren saatlerine, otellere çok kulak asmayın o yüzden.. Nasıl yaşamak istiyorsanız öyle yaşayın.. Her şey size bağlı olsun, siz hiçbir şeye ve hiç kimseye bağlı olmayın.. Bütün amacınız mümkün olduğunca farklı şeyler denemek olsun.. Farklı yerler, farklı tatlar, farklı kokular, farklı insanlar, farklı iklimler, farklı kültürler.. Farklı, farklı, farklı, farklı.. Hepsi bu!

SON

29 Ağustos 2010 Pazar

Nasıl backpacker oldum? (Bölüm 10: You guys wanna smoke?)


Krakow'dan ayrılması zor oldu.. Ayaklarımız geriye bakıyordu hostel-istasyon arasındaki yolda.. Hani annesiyle marketi gezerken oyuncak reyonunun önünden hızla geçmek zorunda kalan çocuklar olur ya, bir oyuncak reyonu gibiydi Krakow, biz de annesinin elinden tutmuş çocuklar.. Sırada Prag var.. Sabah çok erken saatlerde vardık Prag'a.. Budapeşte'den sonra yine büyük bir şehirdeyiz.. Öyle ki, hostele ulaşmak için önce şehrin metro ağını çözmemiz gerekiyor.. Biraz sancılı bir süreç oldu hosteli bulmak.. Bulduğumuzda da bir sürpriz karşılıyordu bizi.. Giriş yapabilmemiz için öğleden sonra 2'yi beklememiz gerekiyormuş.. Ne yapalım biz de Prag turu yapar öyle yerleşiriz dedik, attık çantaları emanete.. Tam çantalardan kurtulmuş, çıkmaya hazırlanıyorduk ki Krakow'dan sonra bu hostelde de sabahları kahvaltı ikram ettiklerini öğrendik.. Yüzler güldü tabii ki.. Madem ısrar ettiler, kahvaltıya kalalım, kırmayalım onları diye düşündük..



Kahvaltıdan sonra çıktık hostelden.. Bu kez metro ağıyla işimiz yok, çok sağlam tüyolar aldık Prag ulaşım sistemiyle ilgili.. Hostelin 100 metre ilerisinden tramvaya biniyoruz, direkt tarihi Prag'ın içindeyiz.. Bunu öğrendiğimiz iyi oldu, bu tüyoyla ilerleyince hiç de karışık değilmiş Prag.. Üstelik kimse bilet falan da sormadı bu kadar tramvay kullanımında.. Prag'daki bu ilk gün turumuzda hedef Prag Kalesi ve Katedrali.. Tıpkı Krakow gibi, kale ve katedral yan yana.. Aristokrasi, teokrasi el ele.. Al sana skolastik Avrupa.. Avrupa'ya ne olduysa rönesans, reform, sanayi devrimi üçlüsünden sonra oldu zaten.. Neyse, bu başka bir yazının konusu olsun.. Biz Prag'dan konuşmaya devam edelim.. Kafka'nın, gotik mimarinin şehri.. Kısaca, kuleler şehri Prag.. Kale ve katedrali gezdikten sonra; sadece bir kişinin geçmesine izin veren, bu yüzden biri yürürken karşı tarafta bekleyene kırmızı ışık yanan Avrupa'nın en dar sokağı, Kafka Müzesi, ki kendisi Kafka'nın doğduğu evdir, ve Charles Bridge de gezildi, ilk gündüz turu tamamlandı.. Sırada Prag gece hayatı var.. Prag gece hayatı şöyle özetlenebilir: Erotik gösterilerin yapıldığı kumarhaneler, sizi bunlara çekmeye çalışan, "gel abi, erotik şov var"cı zenciler ve adım başı size sessizce yaklaşan; "you guys wanna smoke? I got good stuff"cılar.. Bunlarla ayak üstü pazarlık çok rahat oluyor, biraz kendine güvenen bir ses tonuyla 1000 Koruna(40 Euro)'dan başlayan pazarlığı 400 Koruna(16 Euro)'ya sonlandırabilirsiniz.. Geceniz hayrolsun.. :)



Ertesi günün hedefi Prag'ın tarihi merkezi.. Kulelerin ortasında kalmış meydanı ve o meydanın üzerinde dikelen saat kulesi.. Saat kulesinin ilginç bir özelliği var: Her saat başı saatin etrafındaki yuvalardan kuklalar çıkıyor ve kulenin çanlarını onlar çalıyorlar.. Dolayısıyla her saat başı kulenin etrafında bir kalabalık toplanıyor, bu "minik" gösteriyi izlemek için.. Kulenin tepesinden Prag manzarasını izlerken bizim bu durumdan haberimiz yoktu.. Bizim için toplanan öfkeli kalabalık zannettik biz o kalabalığı.. Tek amaçlarının kuklaları seyretmek olduğunu fark edince, biz de onların arasına karıştık.. (Yazının altında bu gösteriye dair bir video bulacaksınız, şekil bozukluğu için özür dilerim..)



Prag'daki 3. günde yoldaşımla yollarımız ayrıldı, o Viyana'ya bir arkadaşını ziyarete gidecek, bense yarım gün daha Prag'da kalıp sonrasında rotamın son noktası olan Frankfurt'a gideceğim.. Frankfurt biraz zorunlu bir son durak oldu.. Kürkçü dükkanına, Türkiye'ye bulabildiğim en ucuz uçak oradandı.. Bir günlüğüne Frankfurt'u gezmek için zamanım var, sonrasında dönüş.. Prag'da tek başıma kaldığım yarım günde, diğer şehirlerde de yaptığım gibi ara sokaklar keşfine çıktım.. Bir şehri gerçekten hissedebilmenin tek yolu: Birkaç saatliğine de olsa kendinizi turist olarak görmeyi bırakıp, doğma büyüme oralı gibi hissetmek.. Sonra o da son buldu, ben yine istasyonda, bu sefer Frankfurt treni için...





(Bu bloga eklediğim fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)
10. bölümün sonu...

26 Ağustos 2010 Perşembe

Nasıl backpacker oldum? (Bölüm 9: Bize eşlik eden sanat eserleri!)


Bir gece önce boşaldıkça doldurulan vodka shotlar ve onları ısrarla dolduran sıcak kanlı Polonyalı kardeşlerimiz sağolsun, akşamdan kalma vaziyetimizle bir Krakow sabahına uyandık.. Hostelimizin sabahları kahvaltı ikramı vardı, biz de akşama kadar idare edecek kadar gıdayı depoladık mideye ve vurduk kendimizi sokaklara..

Öncelikle bir noktayı açıklığa kavuşturmak isterim, Polonya çok ilginç bir ülke.. Sanat eserleri sokakta, sizinle birlikte dolaşıyorlar ve genelde beyaz tenli, uzun boylu, mavi gözlü, sıcak kanlı, çok bakımlı oluyorlar.. Krakow'da, etraftaki sanat eserlerine bakmaktan düz yolda yürüyemediğimiz zamanları hatırlar, duygulanırım zaman zaman.. Neyse, bu bahsi kapatalım..



Krakow, gördüğüm ya da gezdiğim şehirler arasında rahatlıkla ilk 5'e oynar.. Muhteşem bir şehir planı.. Tam ortada şehrin tarihi merkezi, onu çevreleyen yemyeşil bir park, bunları saran tertemiz bir şehir.. Bir bakıma Polonya'nın İstanbul'u.. Polonya'nın şu anki en büyük şehri olmasa da, yaklaşık 600 sene Lehlere başkentlik yapmış, sonrasında da kayda değer Yahudi nüfusu ve Auschwitz'e yakınlığı nedeniyle 2. Dünya Savaşı'nın en önemli tanıklarından biri olmuş, kısacası Polonya ve dünya için tarihi önemi oldukça fazla.. Hatta geçtiğimiz aylarda uçak kazasında yaşamını yitiren Polonya devlet büyüklerinin cenaze törenleri Krakow'daki Wawel Katedrali'nde yapıldı, başkent Varşova'da değil.. Wisla nehri, Wawel Kalesi ve Katedrali, yukarıda bahsettiğim sanat eserleri, tarihi meydanı, pazarı, Yahudi gettosu Kazimierz, Schindler fabrikası, tarihi merkezinde dolaşan bisikletli ilkyardım ekipleri ve süslü faytonları, şehri dört baştan ören tramvayları... Hepsi Krakow'u güzelleştiren ayrıntılar..



Krakow'la ilgili daha uzun şeyler yazabilirdim, onun yerine anlattığım diğer şehirlere nazaran daha fazla fotoğraf ekliyorum Krakow'a dair.. Çünkü gerçek bir "anlatılmaz yaşanır" şehri.. Sizi biraz olsun yaşamış hissettirmek istiyorum..






(Bu bloga eklediğim fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)
9. bölümün sonu...

24 Ağustos 2010 Salı

Nasıl backpacker oldum? (Bölüm 8: Arbeit Macht Frei!)


Bu bölüme kadar rotamız üzerindeki her şehre bir bölüm ayırmıştım.. İzninizle sıradaki 2 bölümü tek bir şehre adamak istiyorum.. Bütün bu maceraların sonucunda en büyük aşkı hissettiğim yere geldik artık, Krakow.. Ve Krakow'u uzun uzun anlatmam lazım..

Aslında Krakow'u, tıpkı Budapeşte'de yaptığımız gibi, ikiye ayırdık.. Toplam 2 günümüz olacak.. İlk hisse Krakow yakınlarındaki Oswiecim'e verildi, ikincisi Krakow'a.. Başta Oswiecim kimseye duygu aşılamayan bir kelime, ona duygular katan kelime şu: Auschwitz.. İnsanlığın, şerefin, gururun, namusun birkaç yıllığına rafa kaldırıldığı o lanetli kamplar..



Dileyenler için Krakow'dan turlar var Oswiecim'e.. Ancak biz turlara katılmayı tercih etmedik.. Bizim gibi yaparsanız, Krakow'dan yola çıkıp, yaklaşık 1.5 saatlik bir tren yolculuğu yapmanız gerekiyor Oswiecim için.. Bu küçük şehre vardıktan sonra kamplara da yürüyerek ulaşabiliyorsunuz.. Kamplar diyorum çünkü Auschwitz tek bir kamp değil, ana kamp katliamlara yetmediği için ilave kamplar yapılmış.. Kampı bireysel gezemiyorsunuz, dilinize uygun(Türkçe yok) gruplara katılıyorsunuz ve sizi bir rehber gezdiriyor, bence çok mantıklı bir uygulama.. Ana kampı gezdikten sonra da rehberinizle birlikte bir otobüse binip sonradan inşa edilmiş olsa da daha büyük katliamlara şahitlik yapmış Auschwitz 2 - Birkenau'ya geçiyorsunuz.. Tur, kısa bir belgesel-filmle başlıyor.. "Az sonra görecekleriniz için hazır olun" mesajı veriyorlar, çok da haklılar.. Az sonra göreceklerimiz tüyler ürpertici.. Ana kampta genel olarak koğuşlar ve laboratuvarlar var.. Laboratuvarlar, canlı deneklerin üzerinde deney yapmak için.. Ana kampta koğuşları gezmekle başlıyoruz tura.. Rehberimiz, "Arbeit Macht Frei" tabelasının verdiği mesajı açıklıyor önce.. Türkçesi; "Çalışmak özgür kılar".. Böyle bir tabelanın altından geçilerek giriliyor kampa, çünkü orası bir "çalışma" kampı ve "çalışanlar" çok çalışırlarsa özgür olacaklarını zannetmeliler.. Kampa gelenler ilk önce yaşlarına ve sağlıklarına göre ayrılıyorlar, sağlıklı olanlar "çalışma" kampına, sağlıksız olanlar direkt katliama.. Çünkü onların hayatta kalması (Nazi gözüyle) kaynak israfı.. Sonra, kampa gelenlerin üstü aranıyor, değerli, değersiz bütün eşyalara el konuyor, altın dişler sökülüyor ağızdan.. Değerliler Almanya'ya, Bundesbank'a, değersizler de kendi aralarında ayrıldıktan sonra gerekli yerlere.. Koğuşlarda insanlar saman balyalarının üstünde yatıyorlar, çoğu zaman bir ranzada 3 kişi yatacak şekilde ayarlanmış, kimsenin fazla yer işgal etmesine gerek yok.. Koğuşların olduğu binaların bodrumunda işkence odaları var, hepsi farklı amaçlar için düzenlenmiş.. Kimisi o kadar dar ki içine giren mahkumun oturmasına bile elvermiyor, mahkum 24 saat ayakta, aç ve susuz bekliyor.. Kimisinde mahkum 48 saat tek bir ışık kırıntısı bile görmüyor.. Binaların arasındaki avlularda ölüm duvarları var.. Mahkumlar arkadaşlarının kurşuna dizilişini saniye saniye seyretmek zorunda kalıyorlar.. Gaz odalarına, böcek ilaçlarının hammadesini oluşturan kapsüllerden bırakıyorlar, kapsüller oda sıcaklığında katı halden gaz hale geçiyor ve odadakileri öldürüyor.. Nasıl hastalıklı bir düşüncenin ürünü bütün bunlar?



2. durak Auschwitz-2-Birkenau.. Büyük katliamların yapıldığı yer.. O kadar kalabalık bir haldeymiş ki 2. Dünya Savaşı sırasında, bu kampın içinde kocaman bir tren istasyonu var, sadece mühimmat, mahkum ve asker sevkiyatları için.. Ana kamptan farklı olarak burada her şeyin daha büyüğü var.. Sonradan yapıldığı için kapasite kaygısı ön plana çıkmış.. Bir kamptan ziyade, büyük bir şehir var etmişler burada..

Akıl almaz işkenceler yüzünden, işi tuvalet temizlemek olan insanlar işlerini en çok sevenler olmuşlar, çünkü çok kötü koktukları için askerler onların yanına yaklaşmıyorlarmış.. Ölen insanlardan dahi faydalanmayı o kadar kafasına koymuş ki Nazi zihniyeti, gaz odasına gidenlerin saçlarını kazımışlar, sonra o saçları orduya mat imal ederken kullanmak için.. Öldürdükten sonra, yakmadan önce derilerini yüzmüşler, sonra o derileri orduya postal imal ederken kullanmak için.. Alman disiplini burada da var, her şey nizami dizilmiş..



Savaşı kaybedeceklerini anlayınca yakmaya başlamışlar Birkenau'yu, geride hiç iz bırakmamak adına.. Barakalar ahşaptan olduğu için kolay olmuş işleri, binalardan geriye sadece bacalar kalmış, ahşaptan baca yapmaları imkansız olduğu için.. Sonradan ziyarete açmak için aslına uygun olarak tekrar inşa edilmiş bazı barakalar, eski barakaların yerlerini sadece bacalarından anlayabiliyoruz bugün..



Geldiğimiz trenle Krakow'a geri döndük, anlatılanlardan son derece etkilenmiş olarak.. Hostelin barbekü ve vodka shot gecesiydi tesadüf.. Kötü şeyler işitilen bir günün ardından küçük bir teselli gibiydi.. Bir süre sonra vodka shot işi büyüdü, beynelmilel bir içmeceye dönüştü.. Gece biraz ilerleyince kafası güzel biçimde, bir Fransız, bir Katalan, iki İngiliz ile Avrupa-Türkiye ilişkilerini konuşurken buldum kendimi.. Alkollü gecelerin yegane sohbet konusudur ya memleket kurtarma, biz o gece bütün kıtayı kurtardık.. :)



(Bu bloga eklediğim fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)
8. bölümün sonu...

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Nasıl backpacker oldum? (Bölüm 7: O Buda, Bu da Peşte!)


Saraybosna'da bir büfede sabahladıktan sonra uyku o kadar çekici geliyordu ki Budapeşte yolculuğumuza dair hiçbir şeyi hatırlamıyorum.. Boş bir kompartımana girdik, karşılıklı 3'er koltuktan oluşan 6 kişilik kompartımanı 2 kişi işgal ettik.. Sadece, birkaç saat arayla uyanıp görevlilere bilet gösterdiğimiz anları hatırlıyorum..

Akşama doğru Budapeşte'ye vardık.. Floransa, Venedik, Dubrovnik, Mostar, Saraybosna gibi butik şehirlerden sonra yeniden büyük ve karmaşık bir şehre gelmek ilk başlarda zorladı bizi.. Bu şaşkınlık yüzünden hostele varmamız akşamı buldu.. Ancak bütün gün uyumuş olmanın verdiği dinginlikle Budapeşte turumuza geceden başladık.. Budapeşte'nin İstiklal Caddesi olarak betimlenebilecek bir caddeye gittik, hafta içi olmasından ötürü mekanların fiyatları hiç de fena değildi.. 1 litre bira 3 Euro'ya içilebiliyordu, biz de kaçırmadık..



Budapeşte, aslında Buda ve Peşte olmak üzere, sınırları Tuna nehri ile ayrılan iki şehirden oluşuyormuş 1873'e kadar.. Sonradan iki şehri birleştirip, tek ve büyük bir şehir yaratmaya karar vermişler, ortaya Budapeşte çıkmış.. İyi ki de çıkmış, çok da güzel olmuş.. Bu karar, Tuna nehrini sınır olmaktan çıkarıp, bir şehrin güzelliği haline getirmiş.. İki şehir daha da kaynaşsın diye 3 de güzel köprü kurmuşlar Tuna'nın üzerine.. Köprüleri yaparken de ince düşünmüşler üstelik, "köprüyü yapalım, taşıtlar geçsin yeter" dememişler, "köprüyü yapalım, Tuna daha da güzel olsun" demişler belli ki.. Budapeşte'de 2 günümüz var, düşündük ki adil dağıtalım, ilk gün Buda'nın olsun, 2. gün Peşte'nin.. Buda'da kesinlikle görülmesi gereken bir Buda Kalesi var.. Zaten bu kalenin yanına sonradan bir de saray eklenmiş.. Kısacası Budapeşte aristokrasisinin kalbi Buda Kalesi'nde atıyor.. Kaleye gitmeden önce şehre tepeden bakan özgürlük anıtını ziyaret ettik.. Burası şehre tepeden bir bakış sağladığı için size nerelere gitmeniz konusunda çok iyi fikir veriyor, manzarası da muhteşem.. Tuna'yı üzerindeki 3 yoldaşıyla beraber görebiliyorsunuz.. Buda Kalesi'nde gezimiz erken bitince, günün geri kalanını Buda'dan alıp Peşte'ye vermek icap etti.. Hedefimiz Peşte'deki, inanılmaz güzel Budapeşte Parlamentosu.. Zaten kale ve parlamento birbirleriyle karşılıklı ve Tuna üzerindeki köprüler yaya trafiğine açık, kaleden parlamentoya gitmek zor olmadı o yüzden.. Parlamentonun içini gezmek belli saatlerde, rehber eşliğinde mümkünmüş, bizim şansımız olmadı.. Ama zaten dışı yeterince etkileyiciydi..



İkinci günümüze Peşte'den başlıyoruz.. Opera binası, Kahramanlar Meydanı, Peşte kalesi, Peşte parkı.. Peşte'nin de Buda'dan aşağı kalır yanı yok güzellikte.. Peşte Kalesi diğer taraftaki muadili kadar ünlü ve büyük değil, görünüş olarak çizgi filmlerde gördüğümüz kaleleri andırıyor.. Hayal gücünüz yeterince kuvvetliyse, her an pencereden Rapunzel çıkabilecekmiş gibi bir izlenim yaratıyor insanın üzerinde.. Peşte parkı güzel, büyük ve bakımlı.. Hayvanat bahçesi, çocuk parkı, göleti, basket ve futbol sahaları, yürüyüş alanları ve hatta Budapeşte'nin çok meşhur kaplıcaları.. Böyle bir park, her şehrin şehir olmak için yerine getirmesi gereken bir kriter gibi, insanların güzel vakit geçirmek için ihtiyaç duyduğu şeyler tek bir yerde toplanmış..



2 günü devirdik Buda'da, Peşte'de.. Akşam yine yolculuk var.. Akşam diyorduk oldu akşam, şiirdeki gibi.. İstasyona geldik, yolculuk Krakow'a.. Ancak Krakow'a gidebilmek o kadar riskli bir hale geldi ki yanlış bir hamlede kendimizi Rus gümrük polisine laf anlatırken bulabiliriz.. Zira istasyonda kocaman bir tren var, o trenin vagonları yol üzerindeki istasyonlarda ayrılarak farklı yerlere gidiyor.. Bir kısmı Almanya'ya, bir kısmı Prag'a, bir kısmı St. Petersburg'a, bir kısmı Moskova'ya ve sadece bir tanesi Krakow'a.. Neyse ki o kadar vagon arasından doğru olanı bulmuşuz..



(Bu bloga eklediğim fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)
7. bölümün sonu...