kısa öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kısa öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2011 Perşembe

60

'Haydi' dedi.. 'Atla!'

O an başka bir yerlerdeydi kafam belli ki.. Belki de ona bakıyor ve ne kadar güzel olduğunu düşünüyordum.. Ne dediğini pek anlamış sayılmazdım.. Güçlükle de olsa 'Nereye?' demeyi akıl edebildim.. 'Söylediklerimi sorgulamanı gerektirecek bir şey mi yaptım?' diye sordu.. Hazırlanmadığım, hatta aşina da olmadığım bir tipte gelmişti soru.. Aslında cevap bekleyen bir soru değildi, sorarkenki tavrından anlamıştım, yine de kendimi cevap vermek zorunda hissediyordum.. Düşündüm.. Haklıydı.. Çekinilecek bir davranışını sezmemiştim.. Biraz garip giyiniyor, biraz garip konuşuyordu.. Ama kötülük beklenebilecek biri değildi, bundan emindim.. Giyim tarzı, bakımlı, tertipli hâli ve asaletiyle bizim çağımızdan olmadığını ilan ediyor ama aynı zamanda sadece 20'lerinde gösteriyordu.. 40'lı yılların bir yerlerinde doğup 60'lı yılların bir yerlerinde yaş almayı bırakmış gibiydi.. Karakteri ise göründüğü yaştan çok daha yukarıdaydı.. Sokağa değmemiş fasih bir İngilizce'yle ifade ediyordu kendini.. Ben bütün bunları kafamdan geçirirken, o çoktan atlamış, arabayı da çalıştırmıştı.. Cevap vermekten vazgeçtim, boyun eğip atladım arabaya..

Tam yılını hatırlamıyorum, doğrusu bilmiyordum da zaten, ama 60'lı yıllardan bir arabaydı bu.. Kocaman bir arabaydı.. Geniş bir gövdesi vardı, arabadan çok bir kayığa benziyordu.. Lastiklerini çıkarıp suya bıraksak belki de yüzerdi.. Göz alıcı bir kırmızı tonundaydı, kuyruğunda beyazları vardı.. Çok güzel bir arabaydı..  Yekpare jantları vardı.. Üstü açıktı..

Arabayı kullanışındaki zarafeti hâlâ unutamıyorum.. O, yola bakarken, ben de ona bakıyordum.. Olağanüstü bir güzelliğe sahipti.. Bir ara, pedalların üstünde olan bitenden habersiz olan düzgün, beyaz bacaklarını süzdüm.. Fark etti gözlerimi, hınzırca kikirdedi.. Sanki ona bakmıyorlarmış gibi yapıp yola kaçtı gözlerim.. Issız bir yola çıkardı ikimizi.. Uzun, dümdüz bir yoldu.. Hayatımda hiç bu kadar virajsız yol görmemiştim.. Sonsuza dek dümdüz uzuyor gibiydi.. Çok geniş sayılmazdı ama zaten boştu, kimsecikler yoktu etrafta.. Yolun iki tarafında upuzun kavaklar vardı.. Büyük, yeşil yaprakları üzerindeydi hepsinin.. Demek ki henüz sonbahar etkisi yoktu ortalıkta.. Arabanın açık tavanından cesaret alıp yüzümüze vuran rüzgarın bizi üşütmemesinden de anlaşılıyordu bu.. Gittikçe hızlandık.. Hayatımda tanıdığım hiçbir genç kadın bu denli hızlı araba kullanmazdı.. Yeşil yaprakları seçmek zorlaşmıştı artık.. Hızlandıkça, kavaklar; altı griye, üstü yeşile boyalı duvarlar gibi görünüyordu.. Rüzgar gittikçe daha sert çarpıyordu yüzüme.. Hayatımda tanıdığım, herhangi bir yaştan, hiçbir kadın bu denli hızlı araba kullanmazdı.. Gözlerimi yoldan alıp tekrar ona çevirdim.. Çok dikkatliydi, gözünü bile kırpmıyordu.. Benim nefes almamı bile zorlaştıran rüzgar ona hiç dokunmuyor gibiydi.. Sanki ben üstü açık arabada otururken onun oturduğu yer kapalıydı.. Saçları savrulmuyordu.. Biçimli, beyaz kollarına baktım, bu kadar süratli giden bir arabaya hakim olup olamayacağını düşünmeye başladım.. Hızlandık, hızlandık, hızlandık.. Arabanın üstünden giren rüzgar yönünü şaşırıp arabanın altına girse havalanırdık.. Hayatımda tanıdığım hiçbir insan bu denli hızlı araba kullanmazdı.. Hızı severdim, hızdan korkmazdım ama bu kadarını kaldıramamaya başlıyordum sanki.. Birden yeşil ve gri renkler tümden birbirine karıştı.. Zaten gözlerimi de açık tutamıyordum rüzgardan.. Nefes almak mümkün değildi.. Uçtuğumuzu anladım o anda.. 'Umarım ne yaptığının farkındadır' diye geçti içimden.. Ben gözlerimi kapadım, ciddi ciddi uçtuk..

Nereye indiğimizi anlamam mümkün değildi.. Hiç görmediğim bir yerlerdeydik.. Sorduğum ilk soruya verdiği akıllıca cevapla sorgulamayı bıraktırmıştı bana.. Soramıyordum.. Sakin bir biçimde ilerliyorduk artık, acelesizdik.. Etrafı görmemi istiyordu belli ki.. Kavaklı yol geride kalmıştı.. Etrafımızda eski evler vardı.. Artık insanlar da görüyorduk.. Eski usullerde giyinmiş insanlar vardı.. Diğer bütün arabalar bizim arabamıza benziyorlardı.. Hepsi çok güzeldi; evler, insanlar, giysiler, arabalar, caddeler... Ben hayran hayran etrafı seyrederken durdu araba.. İndik.. 'Bir şeyler içelim.' dedi.. Kayıtsız, şartsız onundum, o ne derse oydu.. Bir bara girdik.. Caddelerdeki güzellik barın içinde de devam ediyordu.. Güzel ve iki dirhem, bir çekirdek insanlar, güzel eşyalar.. Görsel güzellik kulaklara da ulaşmıştı müziklerle.. 60'ların müzikleri çalıyordu boyuna.. Sinatra, Dean Martin, Beatles, Kral... Ve 60'ları 60'lar yapan niceleri..

Benim dilimin kilitlendiğini anlayınca sessizliği kendisi bozmaya karar verdi.. 'Şarkıların sözlerini anlayabiliyor musun?' dedi.. Anlayabiliyordum.. İngilizce anlamakta bir sorun yaşamadığım gibi, bunlar zaten her zaman dinlediğim, alıştığım şarkılardı.. 'Beğendin mi peki?' diye devam etti.. Beğendim.. Delicesine beğendim.. Hep olmak istediğim yerdeydim.. Artık soru sorabileceğimi tahmin ederek konuşmayı yönlendirme görevini devraldım.. 'Niye geldiğimizi merak ediyorum sadece.' dedim.. Yine ustaca bir karşılık geldi: 'Her zaman kendini evime davet ettirmeye çalışmıyor muydun?' Neyi kastettiğini anlamış ve utancın bıraktığı bir yanma hissetmiştim yanaklarımda.. Etrafta ayna falan yoktu ama yüzümün kızardığını anlamam için aynaya gerek duymuyordum o anda.. Utanmamdan tuhaf bir zevk almıştı ama uzatmak da istemiyordu.. Anlatmaya başladı:

'Evimi göstermek istedim sana.. Ait olduğum ve senin de her zaman içinde olmak istediğin zamanları.. Takılı kaldığım, hiçbir zaman bırakamadığım zamanları.. Estetiğin çağı.. İnsanların daha zevkli, daha şık olduğu, binalarını daha güzel inşa ettikleri, şehirlerini daha güzel kurdukları, daha güzel arabalara bindikleri, daha güzel müzikler dinledikleri, birbirlerini daha çok sevdikleri çağ..'

Bir an durakladığında nezaketi elden bırakmamaya özen göstererek lafa karıştım.. Bütün çağları yargılayacak durumda değildim.. En erken 90'ların başından itibaren görüntüler vardı belleğimde.. Ama içinde bulunduğum çağdan zevk almadığım da doğruydu.. Estetiğin, mimarînin, güzelliğin gittikçe önemsiz olduğu bir çağda yaşıyordum.. Güzellik, şıklık; paraya, fiyata, gelire, satın alma gücüne kurban ediliyordu.. Her şeyin güzeli değil, her şeyin ucuzu prim yapıyordu.. Artık, sahip olduklarının güzelliği değil, onları ne kadar ucuza alabildiğin konusu muhabbetlere ev sahipliği yapıyordu.. İnsanlar, güzel oldukları gerekçesiyle eski arabaların koleksiyonunlarını, eski yapıların maketlerini yapmaya başlamışlardı.. Çünkü bir yerden sonra güzel arabalar, güzel binalar yapmaktan vazgeçmişti insanlık.. Daha ucuzunu yapmaya uğraşıyordu artık herkes.. Yine de günümüzün arabaları, geleceğin koleksiyon parçaları olacaktı.. Günümüzün binaları da maket halinde satılacaktı.. Çünkü gittikçe çirkinleşiyordu arabalar ve binalar.. Güzellikten vazgeçmişti insanlık.. 'Tam olarak ne zaman oldu bu?' dedim.. 'İnsanlık ne zaman bıraktı estetiği?'

'Tam zamanını fark edemedim, yine de bir yerden itibaren vazgeçtikleri doğru' karşılığı geldi.. 'Öyle bir an geldi ki güzelliğin yerini maliyet takıntısı aldı.. İnsanlar ucuza üretmeyi saplantı haline getirdiler.. Ucuza üretelim, ucuza alalım, ucuza yapalım, çabuk çöpe atıp yenisini alalım mantığı hakim oldu her yere.. Güzellik bir kenara kondu.. Bütün bunlar; eşyalara, şehirlere, evlere, şarkılara kadar sirayet etti.. En son payı da insanlar kendileri aldılar.. En çok da onlar ucuzladılar, ucuzladıkça çirkinleştiler.. Sevmek yerine tüketmeye başladılar.. Arabalarını, eşyalarını, evlerini seven insanlar kayboldu ortalıktan.. Tüketmeye başladılar sahip oldukları her şeyi.. Tabii ki sevdikleri insanlar da etkilendi bu gidişattan.. İnsanlar birbirlerini sevmeyi de unuttular.. Birbirlerini de tüketmeye başladılar.. Şarkılar gittikçe çirkinleşti.. Onlar da birkaç kez dinlendikten sonra sıkılınan nesneler oldular.. Güzel şarkıları yapanlar birer birer çekilmek zorunda kaldılar sahneden.. Bütün meydanlar tüketenlere kaldı..'

Uzun zamandır dinlemeye ihtiyaç duyduğum bir tirada şahit olmuştum.. Hiç ayrılmak istemiyordum buradan.. Doğduğum çağ ne olursa olsun, benim ait olduğum, daha önemlisi, ait hissettiğim çağ buydu.. Estetiğin önemli olduğu çağ.. Güzelliğin ucuzluğa kurban olmadığı çağ..

Elimdeki kadehe baktım.. Ne kadar içersem içeyim azalmıyordu.. 'İçkiler bile tükenmiyormuş!' dedim.. Bunu aslında içimden söylemek istemiştim ama isteğimden farklı olarak ağzımdan dökülmüştü sözler.. 'Sen ne zaman istersen o zaman biter bardağın' dedi.. Yine o bilge tavrı vardı üstünde.. Birden müziğin sesi yükseldi.. Hayır, müziğin sesi yükselmemişti.. Dışarıda bir yerlerden, daha yüksek sesle, yine 60'lara ait bir melodi geliyordu.. O müzik, bardaki müziğin sesini bastırıyordu.. Müziğin kaynağını merak ettim ama o kaynağa gitmemek için direndim önce.. Bulunduğum ortama bayılmıştım, oradan ayrılmak istemiyordum.. Sonra büyülenmiş gibi kalktım, dışarı doğru yürüdüm..

Barın dışındaki verandaya bırakılmış bir cep telefonu buldum.. Bu çağa ait değildi kesinlikle, geldiğim çağın bir parçasıydı, o çağın en tahammül edilemez ayrıntılarından biriydi.. Müzik sesi ondan geliyordu.. Üzerinde kocaman bir puntoyla "7:00" yazıyordu.. Uyandım.. Fiziken uyanmasam da duruma uyandım.. Üzüldüm.. Masalın sonu gelmişti.. Masalın sonunu falan istemiyordum.. Geri dönüp bardağımı bitirmek istiyordum.. Hani ben ne zaman istersem o zaman biterdi? Ben bitsin istememiştim.. Dahası, bitirmemiştim.. Dışarı baktım son bir umutla.. Bir inşaat yükseliyordu, maliyet kaygısıyla yükselen çok çirkin bir bina daha dikiyorlardı..

Mecburen hazırlandım, dışarı çıktım.. Evler çirkindi, şehir çirkindi, arabalar çirkindi, eşyalar çirkindi, giysiler çirkindi, müzikler çirkindi.. Hepsinin içinde en kötüsü; insanlar çirkindi..

16 Ekim 2011 Pazar

Kış

Kış; en çok haksızlığa uğrayan mevsimdir..

En sevdiği mevsimin kış olduğunu söyleyen birilerini göremezsiniz pek.. İnsanların geneli ilkbaharı, yazı, olsa olsa sonbaharı severler.. Kışı seven olmaz pek.. Kış; mümkünse oldukça geç gelmesi, geldiği zaman da bir an önce gitmesi arzu edilen mevsimdir.. Sonbaharın bile bir nebze tahammül edilebilirliği vardır insanların gözünde, özellikle de pastırma yazını getirdiği zaman yanında..

Ama kışa şans tanımaz insanlar pek.. Kış insanlara ne yapsa yaranamaz.. Yağmur, kar olup yağdığı zaman felaketi olur insanların.. Yağmadığı zaman ayaz derler, 'yağsa yumuşar aslında' derler.. Yağdığı zamanı da yağmadığı zamanı da felaket haline getiren, insanların ta kendisidir aslında.. Kış kendi yolunda, kendi bildiği şekilde yürümektedir sadece.. Şehirleri daracık yolların üzerine kuranlar insanlardır mesela, sonra adım atmaları imkansız hale geldiğinde 'kış şartları' derler, kabak kışın başına patlar.. Dışarıda yağan yağmura, kara rağmen kendi yarattığı, paraya tapan tarz-ı hayat yüzünden dışarı çıkıp işlerinin peşinde koşmak zorunda kalan da insandır.. 'Benim, insanın yaşam şartları için pek de elverişli olmayan bu havada, dışarıda ne işim var' diye sormak yerine, havanın neden bu kadar soğuk olduğunu sorarlar.. Dışarısı büsbütün kış olduğunda evinde oturup keyif yapamamanın verdiği sıkıntıyı insan kendine doğurur aslında, kış kimseye keyifsizlik buyurmaz.. İnsan; kışın da, yazın olduğu gibi, kendi keyfini kendi elleriyle baltalar.. İnsanın kendine ve diğer insanlara çektirdiği zulmü, sıkıntıyı, keyifsizliği; değil mevsimler, afetler bile çektiremez insana.. İnsan karakteri, kendini daima bir günah keçisi aramaya şartlandırmıştır ve kışın, mevsimden daha iyi bir günah keçisi bulunamaz mevcut insan mantığında.. Kapkaranlık bir havada, sabahın köründe uyanmanın sebebi, insanın kendi kaygılarıdır.. Yine de suç eninde sonunda kışın üstüne kalır..

Ama yumuşak başlıdır kış, sesini çıkarmaz yapılan haksızlığa.. Sesini çıkarmak bir yana, keşfetmesini bilen için yazdan aşağı kalmaz ikisinin verdikleri keyifler kıyaslandığında.. Sıcak, bol tarçınlı bir salebin kışın kazandığı değer, diğer her içeceğin, her mevsimdeki değerinden çok daha fazladır.. Güneş altındaki bir odada haşat olmuş bir insanın kendini dışarıya atması onu çok rahatlatmaz yazın ama ayazı görmüş vücudun ateş başına geçmesi büyük bir hazdır.. En güzel manzara, beyazlar altındaki ormanlardır insanların çoğu için.. İnsanların, en çirkinini kurmak için birbiriyle yarıştığı şehirler bile kar altında güzeldirler.. Zevksizliğin örtüsüdür kış; gerekirse karla, kara ihtiyaç olmazsa bulutlarla, pusla.. İnsanlar aşkın mevsimi olarak ilkbaharı ilan etmişlerdir ama insanların başka insanlara en çok ihtiyaç duydukları ve birbirlerine en çok yaklaştıkları mevsim kıştır.. İnsanların, sevgililerini ısıttıkları mevsim, kıştır.. Boş sokaklarda yürümenin en çok keyif verdiği mevsim, kıştır.. Zaten yazın boş sokak bulabilmek nasip olmaz herkese.. İnsanın yaşadığını en çok hissettiği mevsim, kıştır.. Yaz gibi uyuşturmaz insanı, her an dinç tutar.. Soğuk çarpar insanın yüzüne, her çarpan dalgada nefesini göğsünde hissedersin, yaşadığına inanasın gelir..

Kış, diğer mevsimlerin yanında yalnızdır, dışlanmıştır.. Diğer mevsimler kadar çok hayranı yoktur.. Ama mağrurdur.. Huyunun soğukluğu, havasının soğukluğundan fazladır.. Çünkü kış; en çok haksızlığa uğrayan mevsimdir..

22 Eylül 2011 Perşembe

Beklemek

"Günaydın" dedi kendi kendine..

Zaten uzunca bir süredir de kendisinden başka birine günaydın dememişti.. İnsanlara, günün günaydın denilecek zamanı geçtikten sonra rastlıyordu çoğunlukla.. Ki insanlara sık rastladığı da söylenemezdi.. Kendi halinde bir hayat yaşıyordu ve böyle yaşamaktan da memnundu.. Kalabalıklara karışmayı sevmez, insanların geneline tahammül gösteremez, tahammül gösterebildiği insanlarla da mesafeli bir tavırla münasebet kurardı.. Yakınlarında olmalarına izin verdiği çok az sayıda insan vardı.. Yine de hiç tanımadığı insanlardan dahi selamı esirgemezdi.. Merhaba, kolay gelsin, iyi günler, iyi akşamlar, teşekkürler, rica ederim çok zaman kullandığı kelimelerdi..

Ama günaydın demezdi pek.. Diyemezdi.. Onun günü aydığında başkalarınınki çoktan tepeye çıkmış da alev alev parlamış olurdu.. Utanırdı gününün yeni aydığını açık etmeye.. Onun fosur fosur uyuduğu saatlerde insanlar uyanmak zorundaydı.. Bu fikirden utanırdı.. İnsanlar uyanırlardı da hiç sevmedikleri işlerine giderlerdi.. Daha doğrusu başkalarının işlerini yapmaya giderlerdi.. Yaptıkları işleri aslında bu yüzden sevmezdi insanlar.. Çünkü yaptıkları iş, genelde başkasının olurdu.. O "başkaları", insanlara işlerini yaptırdıkları yetmezmiş gibi, bir de onların uyanacakları, yemek yiyecekleri, eve dönecekleri saatleri; giyinecekleri giysiyi; takınacakları tavrı dikte ederdi.. İnsanlar sevmezdi böyle işleri.. Ama giderlerdi.. Gitmek zorunda kalırlardı.. Gitmek zorunda bırakılırlardı.. Çocukluklarından itibaren onlara böyle öğretilirdi..

Yastığından hafifçe kaldırdı başını.. Bu, ilk denemesiydi.. Her sabah birden fazla kez denerdi önce yastığından, sonra yatağından topyekün ayrılmayı.. Birkaç denemenin sonunda yastıktan ayrılırdı, sonra birkaç deneme de yataktan ayrılmak için yapardı.. Yastığına tekrar koydu başını.. Devam uykusuna niyeti yoktu aslında, sadece gözlerini tam olarak açana kadar biraz daha beklemek istiyordu.. Dışarıdaki sesleri dinledi.. Uyanmasının farklı sebepleri olurdu.. Kimi zaman pencereden süzülen ışıkla, kimi zaman yağmurun ya da bir kuşun güzel sesiyle, kimi zaman yakınlardaki bir inşaattan gelen tatsız gürültülerle.. Bazı yaz günleri çok terlediği için uyanırdı, bazı kış günleri üstü açık kaldığı için ürperip uyanırdı.. Pencereden ışık süzülmüyordu bu sefer, perdeleri sıkıca kapatmıştı geceden.. Erken uyanmaya niyetli değildi pek.. Yağmur da yoktu.. Kuşlar zaten uzun zamandır uğramaz olmuşlardı bu renksiz mahalleye.. Berbat bir gürültüydü onu uyandıran.. Şiddetli bir gürültü değildi, ama her gürültü gibi kulaklarında bıraktığı leke iğrençti.. Çok hassastı gürültünün her türlüsüne.. Hele ki o gürültü onu uyandırdıysa, bütün gün silinmezdi zihninden o leke.. Batıl biri hiç değildi, ama gürültüyle uyandığı günlerin kötü geçeceğine inanırdı.. Çünkü öyle günlerde aksi davranırdı etrafına istemeden.. Belki de isterdi aslında.. Gürültüyle uyanmasına neden olan insan sürülerinden intikam almak isterdi.. Aksi davrandıkça aksilik bulurdu..

Beklediği şeyin o uykudayken gelip gelmediğini düşündü.. Uykusunun içinde çalan bir kapı zili duymamıştı.. Geceden sesini kapattığı cep telefonuna baktı, onunla iletişim kurmaya dair bir girişim olmamıştı.. Evdeki telefon da zırlamamıştı hiç.. Şimdilik bir haber yoktu beklediği şeyden.. Rutin sabah işlerini yapmaya koyuldu.. Önce tuvalete uğradı, sonra mutfağa.. Kahvaltı hazırlamakla geçirdiği vakit, kafasını beklediği şeyden uzaklaştırmamıştı.. Bu sabah gelmiş olması gerekirdi.. Çalan bir kapı zilinin onu uyandıracağına iyiden iyiye inandırmıştı kendini geceleyin.. Ama onu uyandıran tatsız bir gürültü olmuştu.. Gürültüyle uyanmanın üstüne bir de beklediği şeyin gelmemesi iyice sıktı canını.. Günün berbat geçeceğine ikna oldu..

Basitçe hazırlanmış bir kahvaltıyı tüketti hızlıca.. Şüphesiz ki derdi kahvaltı falan değildi.. Geç uyanmasına, kahvaltı hazırlamasına, kahvaltıyı etmesine, yani geçen bunca zamana rağmen beklediği şey gelmiyordu.. Telefonu eline aldı nihayet.. Aklında tuttuğu, ezberlemekte hiç zorlanmadığı numarayı çevirdi.. Güzel bir ses karşıladı onu.. Heyecanlandı o sesle birlikte.. Onu uyandıran gürültünün, sabahki eli boş geçen anların bütün sıkıntısını alıp götürdü.. Sesi titreyerek, zorlanarak tek bir şey söyleyebildi:

-Bugün de mi gelmiyorsun?

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Pencere

Yazmakta zorlandığı, duygularını kafasına oturtamadığı zamanlar o pencereye giderdi.. En sevdiği kentin, en sevdiği semtinde, uluslararası bir kahvehane tarafından işletilen o binanın penceresi.. O pencerenin önündeki masaya, ama hep aynı masaya oturup etrafı seyreder; insanları, kuşları gözler; onların hayatını düşünür; bazen de notlar alırdı.. Oradan etrafı seyretmenin, yazmak istediklerini orada toparlamanın ve yazdıklarında orayı anlatmanın garip olduğunu düşünürdü.. Eskinin şairleri, romancıları İstanbul'daki gazinoları, mahalle kahvelerini, pasajları, meyhaneleri anlatırken; yeni yetme yazarların, saçma sapan isimleri olan, sıkış tepiş mekanlardan bahsetmek zorunda kalması ona garip hissettiriyordu.. Eski öykülerin Bebek Gazinosu yoktu mesela artık, onun semtinde acayip isimli barlar vardı..

Bir gün yine kafa toplama niyetiyle gittiği o pencerede, amaçsızca insanları seyrederken buldu kendini.. "Belki de seyrettiğim insanların hayatından bir şeyler çıkarırım" diye düşünerek not almak için bir kağıt çıkardı, etrafı dikizlemeye devam etti.. Parlayan bir güneş, yan taraftaki otelin denize nazır terası, o terasta öğle yemeklerine çullanmaya hazırlanan yaşlı kadınlar, onların siparişlerini almak için gelen garson, tam arkalarına tünüp onları dikkatle süzen martı, parmaklarının ucunda yürüyen bir insan gibi sakin sakin ilerleyen bir vapur, en önemlisi ve en güzeli de o vapuru taşıyan, yaşlı kadınlara gülen, martıyı besleyen Boğaziçi.. Denizi güzel yapan şey sonsuzluğudur aslında, ama Boğaz'da sonsuzluk duygusunu tadamazsın.. Hemen ötede Kandilli, Kanlıca, Çengelköy dizilir çünkü.. Belki de karşı kıyısı bu kadar kolay görünen deniz sadece İstanbul'da olduğu için Boğaziçi bu kadar özeldir..

Not aldığı kalem elinde, kadın grubunu incelemeye başladı önce.. 60 küsur yaşlarındaydılar.. İstisnasız hepsinin sarıya boyanmış, küt kesilmiş, kabartılmış saçları vardı.. Birbirlerini dinlemiyorlardı, hepsi aynı anda konuşuyordu.. Kimsenin dinlemediğini bildikleri halde konuşmaktan geri kalmıyorlardı.. Onlar için önemli olan kendilerini dinleyen birilerinin olması değil, akıllarına geleni söyleyebilmekti.. Konuşan kadınların hepsini aynı anda dinleyen tek canlı varlık, arkalarına tünen martıydı.. İstese hemen o uğultuların arasından kaçabileceği halde büyük bir sabırla bekliyordu orada.. Tüylerine güneş vurdukça, bembeyaz, heybetli bir heykel gibi görünüyordu.. Ne kadar da özgürdü aslında.. Yapmak istediği her şeyi yapabilirdi, çünkü yapmak isteyebileceği şeyler kısıtlıydı.. Martı olmak ne güzel.. Balık yemek istese denize dalıp yerdi, uğultucu teyzelerden kaçmak istese arkasında toz bile bırakmadan kaçardı, Boğaz'ı seyretmek istese hiç bir insan evladının sahip olamayacağı manzaraya sahip olabilirdi.. Ama bütün bu güzel, özgür ömrün de bir falsosu vardır.. Bir martının hayatındaki en büyük çelişki, sürekli balıkla beslendiği halde asla rakının tadına bakamamasıdır.. Martının hayatının tek bir çelişkisi varken, uğultucu kadınlara hizmet eden garsonun hayatı çelişkilerle doludur.. Mesela bir haftalık maaşını, gürültücü teyzelerin bir saatlik harcaması olarak götürür kuruşu kuruşuna kasaya sayar.. Ona ailesi öyle öğretmiştir ve ahlaklı oğullarıyla gurur duyuyorlardır muhtemelen.. Ahlaklı olmasına ahlaklıdır ama onun bir hafta çalışarak kazandığını bir saatte harcayanlar da vardır.. Ahlak, ahlak kaidelerini çıkaran güruhtan başka kimseye bir yarar sağlamaz.. O yüzden her küçük topluluğun kendine göre bir ahlak anlayışı vardır ve o topluluğun çobanları kendilerini daha güvende hissetmek için kurarlar ahlak kavramını.. Kimileri kurar, kimileri uyar.. Kuranlar hayatlarını yaşarken, uyanlar kuru bir hayat yaşayarak ölmeyi beklerler.. Bütün beklentileri sakin bir ölümdür aslında..

Gözlerini gürültücü teyzelerden çekip yakınındaki çemberde olup biteni anlamaya koyuldu.. Uluslararası kahvehanede, yanındaki masada, hayattaki en büyük derdi ayakkabısının üzerindeki taşların düşmesi olan bir yeni yetme kız oturuyordu.. Bu sonuca, kızın annesiyle yaptığı telefon görüşmesini dinleyerek varmıştı.. Ne kadar ayıptı yaptığı, sıradan bir insanın mantığıyla düşünülse.. Telefon görüşmesinin, duyabildiği kısmını kendince gözden geçirirken, gençleri eleştirmek için fazla genç olduğu geldi aklına.. Belki de gençler hakkında böyle düşünmeye başladığına göre ruhu ve mantığı, bedenine inat, bedeninden daha hızlı yaşlanıyordu..

Sonra güneş gitti yavaş yavaş.. Dışarının aydınlığı biraz azalınca, pencerede kendi yüzünü görmeye başladı.. O an, kafasını ne kadar çok şeye yorduğunu düşünüp kendi haline üzüldü.. Bu arada, arabalardan ne kadar çok egzoz dumanı çıkıyor.....

20 Mart 2011 Pazar

Tabu Oyunu

-Anlatman gereken; "Sen".. Tabu kelimelerin; "Ben, Kendi, Hiç, Arkadaş, Aile"
-Ama insan; "ben" demeden nasıl anlatır ki kendini?
-Bak daha ilk cümleden çiğnedin kuralları.. Hadi, bir şans daha.. "Ben, Kendi, Hiç, Arkadaş, Aile" kelimelerini kullanmadan anlat "sen"i..
-Tamam..

Ağır bir megalomandır.. Egoisttir.. Diğer insanları çoğu zaman umursamaz.. İnsanları umursamadığı gibi hayvanları ve bitkileri de umursamaz.. Dünyanın onun etrafında ve onun için döndüğünü varsayar.. Egosantriktir yani..

Cimri ama paragözdür.. Yani parayı vermeyi değil almayı sever.. Vermeyeceği parayı alıp ne yapacaksa? Paylaştığını iddia eder mesela.. Ama paylaşmaktan zerre hazzetmez aslında.. Sadece paylaşmayı sevdiğini göstermek ister diğerlerine ki onları da paylaşmaya ikna edebilsin sonradan.. Maddiyata önem verir.. Maneviyata, sadece maddiyatın kokusunu aldıysa önem verir.. Duygular, onun için amaç değil araçtır kısacası..

İletişim kurmayı sevmez aslında.. İletişim kurması pragmatizm hayranlığındandır.. Sadece başı sıkıştığı zaman diğerlerine danışır.. Danıştığında da çoğu zaman dinlemez zaten.. Ama yardım istemek zorunda kaldığında; "önceden sorsaydın!" laflarını işitmemek için danışmış gibi yapar..

Hayvanlardan farklı olduğunu iddia eder.. Aslında bir farkı yoktur.. Hayvanlar ne yapıyorsa onu yapar aslında.. Tek farkı, yöntemlerinin daha çeşitli olmasıdır.. Bütün bir hayatı; doğmak, büyümek, hayatta kalmak, çiftleşmek, dünyaya yavru getirmek ve ölmekten ibarettir.. Ama hayatının bunlardan ibaret olmadığına ikna olmak için değişik şeyler yapmayı sever.. Bunların adına da zevk veya eğlence der.. Yine de, temel amaçlarını ifa etme mücadeleleri arasında zevke, eğlenceye fazla vakit bulamaz.. Yaşamsal kaygılarına yeterince güdülenmiştir.. Bu kaygılardan kafasını kaldırabildiği ve canı keyif yapmak istediği zaman; zevkini, eğlencesini yaratmak için dünyanın geri kalanının üstüne basması, onun bazı parçalarını ayak altından kaldırması gerekebilir, umrunda olmaz.. O kadarcık tahribatı hak ettiğini düşünür......

-"İnsan" mı bu kelime?
-Bildin!

6 Mart 2011 Pazar

5 Dakika


Bir türlü öğrenemedi.. Sabahına erken uyanacağını bildiği günün gecesinde vakitlice uyumayı hiç öğrenemedi.. Her seferinde; “şunu da yapayım, aa bunu da yapayım” diye diye erteledi uykusunu..

Uyku, evet.. Her insanın, her gün, en azından birkaç saat için ihtiyaç duyduğu bir eylem.. Eylem mi? Bunun nesi eylem? Basbayağı eylemsizlik hali bu.. Görmediğin, duymadığın, koklamadığın, en önemlisi de düşünmediğin bir insanlık hali..

Uyumayı sevmiyordu.. Elinden gelse hiç uyumazdı.. Ne var ki, bir kez daldığı zaman uykuya, kolay kolay ayılamıyordu.. Belki de bu yüzden sevmiyordu ya zaten.. Beynin ve bütün bedenin uyuştukları, bununla da kalmayıp bir türlü o uyuşukluktan kurtulamadıkları bir zaman aralığı..

O sabah da aynısı oldu.. Gece geç yatmıştı sabah yapılacak çok işi olduğunu bile bile.. Ne yapsın? Uykuyu ne kadar sevmiyorsa, geceyi o kadar seviyordu.. Herkesin eylemsiz olduğu o an ne büyülü bir andır.. Gece yaşayan insan, zamanı dondurmayı başarabilir.. Çünkü onun hayatı devam ederken diğer insanların hayatı donmuştur.. Tıpkı bilimkurgu yazarlarının hep özendikleri gibi.. Zamanı durdurmak.. Gece sayesinde mümkündür aslında, ama bilimkurgu yazarları bunu bilmiyorlar demek ki..

Çalan alarma kulak asmadı önce.. Yokmuş gibi davranmaya çalıştı.. Ama yüksek sesle ona uyanmasını emreden bu şeytan icadına kayıtsız kalamadı daha fazla.. Çalar saat.. En nefret ettiği icattı.. Yapılmış her türlü icada bir şekilde ayak uydurmayı başarmış bir insan olmasına rağmen, bu samimiyetsiz alete bir türlü ısınamadı..

Yapılacak şey belli.. Ertelenecek o alarm.. Beş dakika sonrasına, sonra beş dakika daha, sonra beş dakika daha.. İlk erteleme hamlesi yapıldı.. Ama ne tatlıdır o beş dakika! Sabahın o beş dakikalık uykusu saatlerce uykuya denk gelebilir kimi zaman.. İşte öyle bir beş dakikaydı bu..

Alarmı doğru zamana ertelediğinden emin olduktan sonra tekrar koydu kafasını yastığa.. Hiç uyanmamıştı ki zaten.. Sadece geçici bir kesinti olmuştu uykuda.. Kafasını yastığa koymasıyla gözlerinin kapanması arasında hiç süre yoktu hemen hemen..

Rüya görmeye başladı.. Bütün gece, hatta ne gecesi, geceler boyunca tek bir rüya görmemiş olan adam, o tatlı beş dakikada rüya görmeye başladı.. Hayatı film şeridi gibi geçiyordu.. İnsanlar bunu ölürken yaşar sanıyordu.. Gerek yokmuş ki ölmeye.. İnsan zaten rüya formatında da hayatını film şeridi olarak sipariş edebiliyormuş.. Ya da uykusuzluk ölüm gibi bir şeymiş..

Bütün kızdıklarını görmeye başladı birden.. Tarihteki sırasına göre düzenlenmiş bir geçit töreni.. Küçüklükten başlayıp şimdiki zamana kadar.. Sonra da özlediklerini gördü, hem de hepsini.. Zaten belki de en çok özlediğine en çok kızmalı insanlar.. Kızılmak istemiyorlarsa özletmesinler kendilerini.. Eğer özletiyorlarsa da hak ediyorlar güçlü bir azarı..

Sonra tekrar çaldı çalar saat.. Çalan saat.. İşi bu, çalacak illa ki..

"Beş dakika oldu mu yahu? Ama benim hâla uykum var.. Uyanmaya çalışsam da istediğim kadar.."

22 Şubat 2011 Salı

Dilenci


Çoğu sabah, işyerine giden caddeyi geçerken izlerdi dilenciyi uzaktan.. Her sabah aynı saatlerde, aynı yerde.. Ne kadar az şeye sahipti dilenci.. Üstündeki pantolon, gömlek, kazak, hava soğuksa yırtık kaban, önüne açtığı beyaz, tozlu mendil.. Hepsi oydu işte.. Ama bundan gocunuyor gibi bir hali yoktu ki dilencinin.. Sahip olmanın insana aşıladığı tatmin duygusuna bağışıklık kazanmış gibiydi.. Zaten dünyaları verseler de almayacaktı sanki.. Dilenirken de kimsenin peşinden koşmazdı bu yüzden, yalvarmazdı üç kuruş için.. Kalender dilenci mi olurmuş? Vardı işte.. Üzerindekilerin eskiliğini, yıpranmışlığını görmesen onu dünyanın en gözü tok insanı zannederdin..

Adam buna anlam veremezdi haliyle.. Çünkü onun için hayatın anlamı savaşmaktı.. Başkalarının alamadıklarını almak, olamadıklarını olmak, olamadıklarıyla olmak.. Çırpınırdı bunlar için.. Bunları amaç edinen bir insanın, gözü yırtık bir kabandan başkasında olmayan biriyle karşılaşması ilginç geliyordu ona.. Belki de bundan, her sabah o caddeden geçerken gözü dilenciye takılı kalırdı.. Kendisiyle tamamen zıt bir insan.. Yıllar önce kaybettiği ikizini arayan insanlar vardır hani, işte o da kendisinin tümden zıttı olan birini bulmuştu yıllar sonra..

Bir gün, üzerine fildişi kulelerini inşa ettiği toprak kaydı.. İflas etmişti.. Bugüne kadar, kendi gözüyle bakıldığında, başardığı ne varsa; sadece birkaç telefon görüşmesiyle ayaklarının altından çekildi.. Başından ayağına kadar yoğun, acı veren bir ateş hissediyordu bedeninde.. Yutkunamıyordu.. Ne yere yığılabiliyor ne ayakta durabiliyordu.. Dünya onun için, dönmeyi bırakmıştı..

İşyerinden ayrıldı.. Zaten artık onun falan da değildi işyeri.. Basit bir binaydı onun gözünde.. Soğuğu yüzünde hissetmeye çalıştı ateş belki söner umuduyla.. Ateşini biraz dindirip biraz da nefes alınca gözlerini aralayabildi.. Gözüne ilk çarpan, her zamanki yerinde oturan dilenci oldu.. Sanki hayat durmuş gibi yürüdü dilencinin bulunduğu yere doğru, ne dilenci ne de yoldan geçenler onun dilenciye doğru yürüdüğünü görmüyormuş gibi.. Dilencinin yanına varınca hiçbir şey çıkmadı ağzından.. Daha önce dilenciyle konuşmayı hiç düşünmüş müydü, konuşsa neler diyeceğini kurmuş muydu kafasında? Laf! Dilenci kimdi ki? Ama dilenci anlamıştı onun derdini.. Hiçbir şey anlatmadan anlayan arkadaşlar vardır hani, işte o da anlatmadan anlayan arkadaşını bulmuştu yıllar sonra..

"Mutsuzsun.." dedi dilenci.. "Ya sen? Sen mutlu musun?" dedi adam..

-Senin neye mutluluk dediğini biliyorum.. Senin mutluluk dediğin şeye göre mutsuzum, benim mutluluk dediğim şeye göre mutluyum..
-Nedir senin mutluluk dediğin?
-Yarışmamaktır başkalarıyla.. Ve özlememektir.. Özlemek de insanın kendi geçmişiyle yarışmasıdır çünkü.. Yarışmam ne başkalarıyla ne geçmişimle.. Ben sadece kendim, şu an varım hayatta.. Tek başıma şimdiyi yaşıyorum.. Kimseye muhtaç değilim.. Başkalarıyla yarışıyorsan onlara muhtaçsındır.. Yarışmak için kendinden başka birileri de olmalıdır çünkü etrafında.. Yalnızlığın üzerine kurduğun bir hayatta kimseyle yarışamazsın, bu yüzden kimseye muhtaç da olmazsın.. Ve özlemem geçmişimi.. Geçmişimde yarışçıydım çünkü, sildim o günleri.. Eğer özleseydim geçmişimi, hep daha iyisine şartlanırdım.. Geçmişimle yarışırdım yani.. O zaman geçmişe muhtaç yaşamış olurdum ve hiç tat alamazdım bugünden.. İşte bu yüzden, ne diğer insanlarla ne geçmişimle yarışmadığım için yani, ben mutluyum hayatımdan..

4 Şubat 2011 Cuma

Metronom


"İnsan, hayatında hepi topu iki kez gördüğü birisine aşık olmalı mı? Peki, onu bir daha hiç göremeyeceğinden eminse de olmalı mı?"

Bu iki düşünce vardı sadece kafasında, bir metronom gibilerdi.. Önce bir düşünceye doğru kayıyordu metronomun topuzu, ardından diğerine.. Dakikalar yoktu da saatler vardı sanki o an.. Yatağına uzanmış, öylece tek bir noktaya bakıyordu tavandaki.. Teninde ya da beyninde metronomun tik-takları haricinde bir hissiyat yoktu.. Hava sıcak mıydı, yoksa soğuk mu o an? Bunu bile bilmiyordu..

Tavana sabitlenmiş gözleri bulutlanınca anladı ki beynine anılar hücum etmeye başlamış.. Onu ilk nasıl tanıdığı mesela.. Onu sevdiğini ilk ne zaman anlamıştı ve hepi topu iki kez gördüğü birisine aşık olmalı mıydı insan? Birlikte geçirdikleri iki güzel günü düşündü.. Onun anlattıklarını, kendi anlattıklarını.. Annesiyle babasından bahsetmişti o.. Evlendikten sonra dünyayı dolaşmışlar birlikte.. Bunu duyduğu anda onunla birlikte dünyayı dolaşmak gelmişti içinden.. O nereye isterse oraya gidebilirdi sırf onun elini tutuyor olmak için.. O zaman niye gitmemişti sanki onun peşinden? Onu kıytırık bir trene bindirip trenin de ağır ağır, sanki daha çok acı vermek istercesine hareket etmesini niye seyretmişti? Bir daha göremeyeceğini bilmiyor muydu ve bir daha hiç göremeyeceğinden emin olduğu birisine aşık olmalı mıydı insan?

Cesaretsizliğine, korkaklığına, taşıdığı her insancıl kaygıya okkalı bir küfür salladı.. Artık az önceki hissiyatsızlığından arınmıştı.. Burukluk doldurmuştu içindeki boşluğu.. Kalbini de olduğundan büyük ve ağır hissediyordu.. Daracık kafesinde her saniye büyüyen bir kuş gibiydi.. Zannetti ki birazdan sığmayacak yerine.. Çare olarak trenin istasyondan ayrılışını getirdi gözlerinin önüne.. Tren, rayların üzerinde ilerleyip küçüldükçe yüreği de küçülüyordu göğüs kafesinin içinde.. O trene kendisi de atlayamadığı için küçülüyordu insanlığı..

Gözlerini kapadı; trenin içinde, onun yanında olduğunu hayal etti.. O anda her şey sustu, metronom tekrar sahne aldı:

"TİK - insan, hayatında hepi topu iki kez gördüğü birisine aşık olmalı mı? TAK - Peki, onu bir daha hiç göremeyeceğinden eminse de olmalı mı?"

25 Kasım 2010 Perşembe

Kurgu

Telefon numarasını çevirenler aradıkları kişinin ulaşılamaz olduğuna dair bant kaydını dinlediler.. İnternet üzerinden mesaj yazmak isteyenler sosyal ağlardaki hesaplarının kapalı olduğunu gördüler.. Elektronik posta atanlara "postanız ulaştırılamadı" uyarısı geldi.. Evinde de değildi..

Gitmişti.. Nereye gittiğini, neden gittiğini, kime tepki gösterdiğini kimse anlayamadı.. Sadece gitmişti.. Hep hayal ettiği gibi; yanına hiçbir şey almadan, fazla hesaplamadan, çok düşünmeden gitmişti.. Sadece biliyorlardı ki iyiydi.. Yaşamayı sevdiğini, üstelik bunu becerecek güçte olduğunu düşündükleri için akıllarına kötü ihtimalleri getirmiyorlardı.. Gitmişti işte! Bu kadar basit.. Ondan geriye, üzerine giydikleri hariç, yanına almadığı eşyaları ve son defa yazdığı mektup kaldı.. Şöyle demişti giderken:

"Gerçekten üzülmeyeceğinizi bilsem üzülmeyin derdim.. Ama biliyorum ki beyhude.. Benim orada ne kadar mutsuz olduğumu hiçe sayarak, ortadan kaybolduğuma üzüleceksiniz.. İçimde bir yerde acı çektiğimi görmezden gelerek, kendime kötülük ettiğimi düşüneceksiniz..

Etmedim..

Keşke kendim ve sizler için en iyisini yaptığımı size anlatmanın somut bir yolu olsaydı, elle tutulur bir ifadesi mesela.. Keşke basit bir kağıt parçasına yazılmış görünmez duygular yerine, o duyguların somut bir ifadesini bırakabilseydim arkamda.. Tek başıma dağ yollarında yürüdüğümde, şehirlerin arka sokaklarında kaybolduğumda hissettiğim hazzı size kanlı canlı göstermenin bir yolu olsaydı keşke.. O zaman üzülmezdiniz emin olun.. Sevinirdiniz aslında.. Mutlu olduğum için, yüzüm güldüğü için sevinirdiniz..

Bunalmıştım çünkü.. Yüzüm yalandan gülüyordu orada.. Hep eleştirdiğimi yapar olmuştum yani, sahteydim sizler gibi..

Ah evet, sizler.. Karşılıksız sevdiğinizi söylediğiniz insanlardan bile karşılık bekleyen sizler.. Hep birilerine, bir şeylere benzemeye çalışan sizler.. Değersiz kaygılarının daimi esiri olan sizler.. Korkularıyla yüzleşmekten korkan, bu yüzden kısır bir döngüde yuvarlanan sizler.. Aslında içgüdülerinin doğrultusunda davranıp, bunu sanki başka kimse yapmıyormuş gibi etraftakilerden gizleme çabasına kapılan sizler..

Sizleri daha yakından keşfettim geçen gün.. Kulaklığımı kulaklarıma iyice gömüp, sesi sonuna kadar açtığımda.. Müzikten başka bir şey duymuyordum ama insanların yüz ifadelerini daha net görebiliyordum.. İnanın bana, bunu yapmak çok fikir veriyor insanlar hakkında.. Yüzlerindeki yapmacıklığı okuyorsunuz seslerini duymadığınızda.. Sürekli bir şeyler istiyorlar birilerinden ya da başkası olmaya çalışıyorlar.. Bir gün deneyin bunu ve görmeye çalışın diğer sizleri.. Aynı gün, neden hayvanları insanlardan çok sevdiğimi de anladım sadece başını okşadığım için bana sadakatle bakan köpeği gördüğümde.. Benden tek beklentisi elimi başının üzerinde ileri-geri oynatmamdı ve bunu kuyruğunu sallayarak belli ediyordu.. Benden beklediğini göstermek için rol yapmıyordu yani, sadece içgüdülerine uygun davranması yetiyordu.. Gerçekti..

Sıkılmıştım sizlerden, bu yüzden gittikçe daha çok benziyordum size.. Sonra gitmek geldi aklıma.. Belli bir varış noktası olmadan, gücüm nerede tükenecekse oraya kadar.. Çok düşünmedim, çok durmadım üzerinde, çok planlamadım.. Düşünsem vakit kaybedecektim çünkü, korkacaktım yani.. Size biraz daha fazla benzeyecektim.. Sadece gittim ben de.. Kapıyı çektim, gittim..

Umarım biraz daha rahatlamışsınızdır bunları okuyunca, biraz daha geçmiştir üzüntünüz.. Artık daha özgür olduğumu, özgürlüğün benim için mutluluk olduğunu görmüşsünüzdür.. Kendim için iyi bir şey yaptığımı fark etmişsinizdir, keza sizler için..

Kendinize iyi bakın.. Hâlâ kendiniz diye bir şey varsa.."

Onu merak edip evine gelen bütün dostları okudu bu mektubu sırayla.. Onu bulması için çağırılan polisler de dahil.. Sıkıldılar ama, keşke özeti olsaydı diye düşündüler..

5 Kasım 2010 Cuma

Cin

Çok bunaldığı bir gün, avarelikte zirveyi zorlayarak sokakları arşınlıyordu kafasındakilerden kurtulmak için.. Yürürken önüne çıkan kendi halindeki bir tenekeyi tekmeledi.. Birden, amaçsızca etrafta dolanan kediler, çatıların üzerinde uçmakla meşgul güvercinler, çöplerden kağıt toplayan çocuklar durdu.. Tenekenin içinden bir cin çıktı.. "Merhaba" dedi önce.. "Ben yeni nesil bir cinim.. Size, alışılmışın aksine sadece iki tane dilek hakkı vereceğim ve bunların ikisini aynı anda kullanamayacaksınız.. Şimdi bir dilek dileyeceksiniz ve gerçek olacak, ilk dileğinizden sıkıldığınız zaman ben yeniden geleceğim ve ikinci dileğinizi soracağım size.. Anlaştıysak ilk dileğinizi bekliyorum.." diye devam etti.. Çocukluğundan beri asla inanmadığı masal kahramanı, gözlerinin önündeydi, bir an konuşamadı heyecandan..

Ne isteyeceğini bilmiyordu.. Üstelik hemen kullanabileceği tek hakkı vardı, çok dikkatli düşünmeliydi.. Bir süre sakinleşmeyi bekledikten sonra ne istediğini anladı.. "Derdimin, sıkıntımın olmadığı, her şeyin bol olduğu ve yalnızca sevdiklerimin yaşadığı bir ıssız ada istiyorum." dedi.. "Hay hay sahip!" diye kafasını salladı cin.. Bir anda bitkin gözleri kapandı, olduğu yere yığıldı..

Uyandığında, kulübesini yaptığı sazların arasından güneş sızıyordu.. Şaşkınlıkla dışarı çıktı.. Bembeyaz bir kumsalın üzerinde duruyordu, 3 adım ötesinde masmavi ve başka hiçbir kara parçasını görmeye imkan tanımayacak sonsuzlukta bir deniz vardı.. Dalga ve kuş sesleri izin verdikçe başka sesler geliyordu kulağına.. O seslere doğru yöneldi.. Tıpkı cine tarif ettiği gibiydi her şey, seslerin geldiği yerde sadece sevdiği insanlar vardı ve hiçbirinin derdi yokmuş gibi görünüyordu.. Herkes mutluydu.. Kumsala değin uzanan sık ağaçlar izin verdiği ölçüde kulübelerini kondurmuşlardı adaya.. Kendisini bildi bileli hayalini kurduğu hayat, çoktan ezilmiş bir tenekeyi tekmelemesiyle gerçek olmuştu..

Günlerden bir gün denizi seyrederken cin tekrar geldi.. "Hayalleri gerçek olmuş birisi için fazla sıkıntılısınız sahip!" dedi.. Sonra duraksamadan devam etti:

-İkinci hakkınızı kullanmak ister misiniz?
-İsterim..
-Dinliyorum..
-Beni geri götür cin.. Eskiden yaşadığım hayata, eskiden küfrettiğim insanlara, eskiden olduğum yere..
-Merakımı mazur görün sahip ama sorun nedir?
-Denize bakınca Kanlıca'yı göremiyorum..

24 Ekim 2010 Pazar

Seçim

Sebebini anlayamadığı bir sıkıntı hissediyordu.. Hani aslında ortada can sıkacak bir durum yoktur ama taş yutmuş gibi sıkışır ya mide... İşte öyle.. Yürümeye karar verdi; açık hava iyi gelecekti sözde.. Bilhassa bilmediği caddeleri, sokakları seçerdi eğer yürümekteki amacı kafa dağıtmaksa..

Hiç bilmediği bir caddeye vurdu kendini.. Sokaklara daldı, sonra ara sokaklara.. Sokakları geride bıraktıkça ıssızlık ve sessizlik artıyordu.. Kimseler görünmüyordu etrafta.. Bu durumdan ürpermek bir yana, gittikçe huzur doluyordu içi.. Midesine oturmuş taş kendiliğinden küçülüyordu olduğu yerde.. Sokakların arasında kaybolmaya devam ederken; ağaçların, çiçeklerin, sarmaşıkların arasında kalmış geniş bir kapı gördü.. Her biri aynı olan evlerin bulunduğu bir sokağın başıydı bu.. Sokağın iki ucundaki geniş kapılarla ayrılıyordu diğer sokaklardan.. Yeşillikler içindeydi.. Sokak başındaki kapılardan biri açıktı, merakına yenilip girdi.. Sokağın sonuna kadar yürüdü.. Karşılıklı, tek tip, ahşap kapıları olan, taş evler.. Üzerinde yürüdüğü kaldırım ve yol da, evlerle uyum sağlamak istercesine, taşlarla döşeliydi.. Ahşap kapılar kapalıydı.. Ne sokakta kendisinden başka birisi vardı, ne de evlerden sesler geliyordu.. Terk edilmiş gibiydi sokak.. Geride bıraktığı diğer sokakların aksine kedi, köpek bile yoktu.. Sokağın sonuna doğru bir ev fark etti.. Kapısı açıktı, içeriden müzik sesi geliyordu.. Eski bir gramofon, bir plak.. Nedendir bilinmez içeriye girmekte hiçbir çekince görmedi.. Normal zamanda asla yapmayacağı bu davranış, ortalıkta nefes alan tek bir canlının bile olmamasının verdiği merak yüzünden hiç yanlış gelmemişti ona..

İçeriyi daha geniş halde görebilmek için kapıyı eliyle hafifçe itti, o anda kapı beklediğinden çok daha yüksek bir sesle gıcırdadı.. Gramofonun sesi kesildi.. Bir anda geri dönüp kaçmak istedi ama ona seslenildiğini duydu: "Hoşgeldin.." Ses üst kattan geliyordu ve taş evin ahşap merdivenleri de hoş karşılandığını söyleyen sesle aynı anda gıcırdamaya başladı.. Olduğu yerde kaldı ve neyle karşılaşacağını beklemeye başladı.. Merdivenlerden aşağıya beyaz, tek parça bir elbisenin içinde güneş kadar sarı, upuzun saçlı; gökyüzü kadar mavi gözlü; kar kadar beyaz tenli genç bir kadın indi.. Hayatında hiç bu kadar güzel bir kız görmemişti.. Yuttuğu dili tekrar yerine gelince sorabildi:

-"Sen kimsin ve neden ortalıkta kimse yok?"
-"Aptal olma, bir rüyadasın, bu rüyada sadece sen ve ben varız.."

Rüya gördüğünü ilk o zaman anladı.. Bu kadar huzur, bu kadar sükunet, bu kadar güzel bir insan evladı ancak bir rüyada var olabilirdi zaten, çoktan anlaması gerekirdi.. İşin güzel yanı, artık midesindeki taşı hissetmiyordu.. Ne var ki, bir rüyanın içinde yaşıyor olmak ve bunu başkasından duyana kadar fark edememek onu korkuttu.. Yatağın içinde doğruldu, üzerindeki yorganı ayaklarıyla itti.. Zaten gün başlamıştı çoktan, ayakta olması gerekiyordu..

Ertesi gece yine girdi aynı sokaktan içeri.. Yine sokak kapılarından biri açıktı.. Yine sokakta kimsecikler yoktu ve yine tek bir evin kapısı açıktı.. Bu kez her şeyi baştan bildiği için çok sakindi eve girerken.. Evin güzel sahibini yakından tanıyacak cesareti vardı artık.. Öyle de oldu.. Sanki yıllardır bu insanı arıyormuş gibi konuşuyordu onunla.. Yakın hissediyordu onu kendine, her şeyi anlatıyor, her şeyi soruyor, her şeyi dinliyordu.. Kendisine bu kadar yakın hissedecek birinin açlığı içindeydi ve bu açlığı rüyasında da olsa doyurma imkanı bulmuştu.. Ertesi gece yine aynı sokağa gitti.. Ertesi gece yine ve ertesi gece yine... Artık her gece o sokağa gidiyor, onunla buluşuyordu.. Aralarında çok kuvvetli bir aşk vardı.. Şaşırıyordu olan bitene.. Hayalinde yarattığı bir kadınla aşk yaşıyordu.. Herkesten daha yakın hissediyordu onu.. Hiç kimseye anlatamadıklarını ona anlatıyordu..

Bir gün rüya bitip de uyandığında, kendini ne kadar mutlu hissettiğini anladı.. Onu sıkan her şeyi unutmuştu.. Sadece geceleri yaşadığı, kimseye anlatamadığı ama yine de tutkuyla bağlandığı bir aşk vardı içinde.. Uzun zamandır böyle hissetmemişti, rüya bile olsa bu duyguyu hatırlamak çok iyi gelmişti ona.. Yaşam sevinci dedikleri şeyle dolmuştu içi.. Hemen gece olsun istiyordu.. Hemen uykuya dalmak, hemen kavuşmak.. Kendisine bile itiraf edemese de bir rüyaya delicesine aşıktı.. Bir rüya, onun için vazgeçilmez olmuştu..

Bu düşüncelerle geçirdiği günün gecesinde hiç rüya görmedi.. Bir gün rüya görememek onu endişelendirmedi.. Ama ertesi gece yine rüya görmedi.. Ertesi gece yine ve ertesi gece yine... Artık rüyayı bir daha göremeyeceğini düşündü.. Eski sönük, mutsuz, umutsuz geceler geri dönmüştü.. O gece, O'nu tekrar gördü.. Hasretle sordu:

-"Nerelerdeydin? Seni göremeyince çıldıracak gibi oldum..
-"Bunu bilmek zorundaydın.. Ben sadece uykuya mutsuz daldığın gecelerde varım.. Ya mutsuz bir hayatı kabulleneceksin, ya da beni bir daha göremeyeceksin.."

16 Ekim 2010 Cumartesi

Yazık, Deli Galiba

Bir insan bir nesneden, herhangi bir eşyadan ne kadar nefret edebilirse o kadar nefret ediyordu çalar saatinden.. Aslında uyumayı çok seven biri değildi, uykuyu vakit kaybı olarak gördüğü bile olurdu, ama sabahları zorla, tiz bir ses tarafından uyandırılmak.. İşte buna hala alışamamıştı..

Olağan çalar saate sövme seansını tamamladıktan sonra yorganını kaldırdı.. Havanın soğuk olduğunu anlayınca geri kaçtı sıcacık yatağa.. Bir süre yorganın altında saklandıktan sonra bunun hiçbir faydasının olmadığını, eninde sonunda yorganın dışındaki soğukla yüzleşmek zorunda kalacağını anladı.. Usulca tekrar kaldırdı yorganı.. Bir seferde dışarı attı kendini.. Hani denize yavaş yavaş girmeyi denersen soğuk gelir giremezsin de bir seferde atarsan kendini çabucak alışırsın, işte bunu düşündü ve uyguladı.. Hemen sandalyesinin üstündeki ceketini geçirdi sırtına, mutfağa gidip sade, şekersiz, ağır bir kahve yaptı kendine.. Hem ısındı hem ayıldı kahve sayesinde.. Bütün gece camından ayrılmayan yağmur cama vurmak konusundaki ısrarına devam ediyordu.. Saat çok ilerlemeden evden çıkması gerektiğini hatırladı.. Kahveden istediği faydayı almış olmanın verdiği şımarık tavırla hala yarısına kadar dolu olan fincanı pencerenin önündeki küçük mutfak masasına bıraktı.. Giysi seçimi konusunda her sabah yaşadığı kararsızlığı fazla yaşamadı, bugün ne giydiğinin bir önemi olmadığı fikrindeydi.. Bakmaya bile gerek duymadan bir şeyler çıkardı gardıroptan.. Onları giydi ve çıktı evden..

Sokağa inince bütün gece pantolonunun cebinde kalan Ipod'u sıkıştığı yerden kurtardı, kulaklıklarını kulağına taktı.. Karışık çalmak üzere kurulmuş Ipod, günün ilk şarkısı olarak MFÖ'den "Bu Sabah Yağmur Var İstanbul'da"yı seçmişti.. Cihangir'in arka sokaklarını küçük ama sık adımlarıyla geride bırakmıştı bir kaç şarkı sonra, Taksim'e varmak üzereydi.. Kafasında, bağlandığı yerden kurtulmuş binlerce uçan balon dolanıyordu.. Yükseğe çıktıkça kafasının içindeki duvarlara takılıyorlar, içeride kopan fırtınalar onları alaşağı edince yeniden süzüle süzüle yükseliyorlardı.. Balonların sadece bir tanesinin rengi diğerlerinden farklıydı.. Hepsinden daha solgundu o..

Balonları kafasının içinde döndüren fırtına iyice şiddetlendi Taksim'e geldiğinde.. Otobüs duraklarını geçip Gezi Parkı'na giden mermer basamakları çıktı.. En üst basamağa geldiğinde durdu, etrafındaki hengameye baktı, acı acı sırıttı.. Bütün gücüyle; "Beni dinleyin!" diye bağırdı.. Hengame onu duydu.. "İçimde herhangi birinize karşı en ufak bir samimiyet beslemiyorum.. İstesem de besleyemiyorum.. Saygısız, ikiyüzlü, açgözlü, doyumsuz iğrenç varlıklarsınız.. Başkalarının ne yaşadığıyla o kadar ilgileniyorsunuz ki kendi hayatınızı yaşamaktan acizsiniz.. Hayatınız, birbirinize aşıladığınız lanet olası korkularınız yüzünden heba oluyor ve bu saçmalığı durdurmak hiçbirinizin aklına gelmiyor.. Kendi hayatını yaşamayı akıl edenleri, zevk aldıkları şeyleri özgürce yaşamak istedikleri için pislik olarak yaftalıyorsunuz.. Düşünme özürlüsünüz.. Elimde olsa hiçbirinizin aldığı nefesle yaşadığım dünyayı kirletmesine müsaade etmem!"

Birkaç saniyeliğine merdivenlerin etrafındaki kalabalık gerçekten de onu dinlemişti.. Kalabalığın parçalarından biri; "Yazık, deli galiba.." dedi.. Diğerlerine göre daha solgun renkte olan balon patladı.. Ipod'da Queen'den "The Show Must Go On" çalıyordu.. Kalabalık, kalabalık yaratmaya geri döndü..

10 Ekim 2010 Pazar

İkisi

"Benim bardağıma buzu bir fazla koymayı unutma!" diye seslendi bahçeden.. "Bilirsin ki ılık rakıdan nefret ederim." Gerçekten de öyleydi.. Bu yalnız ve huysuz ihtiyar, yılların getirdiği olgunluk ve dinginlikle hayattaki pek çok şeye tahammül etmeyi öğrenmişti, fakat rakısının istediği kadar soğuk olmamasına hala katlanamıyordu.. Keyif aldığı şeylerin zamanla azalmasına içerler, hiç olmazsa rakıyı keyfiyle içmenin derdine düşerdi.. Eski dostu, onun bu huyunu iyi bilirdi.. Kendi kadehine 2, dostunun kadehine 3 buz attı.. İki eski dost, nöbetini diğer yıldızlara teslim edip uzaklardaki tepelerin arkasına uyumaya giden güneşe ve ekim ayının gelmesiyle birlikte son dingin günlerini yaşayan denize selam durup ilk yudumlarını aldılar..

Ne kadar yıldır dost olduklarını unutmuştu ikisi.. Tek bildikleri ne olursa olsun birbirlerinden ayrılamadıklarıydı.. Çok farklı koşulları yaşamak zorunda kalmışlardı geçen yıllarda.. Çok farklı hayatların içindelerdi.. Ama eninde sonunda vardıkları yer, denizle bütünleşmiş bu sakin, fazla keşfedilmemiş Ege kasabası olmuştu.. Etraflarındaki herkes hayal ederdi bunu, emekli olunca sakin bir Ege kasabasına yerleşmeyi.. Ama Egeli olmayanlara göre değildir aslında bu hayal.. Ege; her çocuğun başını okşayan, ama sadece kendi evlatlarını kucaklayan bir annedir.. Bu iki eski dostun şansları, aslında Egeli olmaları, Ege'de büyümeleriydi.. Bir de birbirlerinden hiç kopmamış olmaları.. Bu iki sebepten, emekli olunca sakin bir Ege kasabasına yerleşme fikri, çocukça bir hayal olmaktan öteye geçmişti onlar için..

Geçmişin muhasebesini yapacak değillerdi artık, bunun için yeterince fırsat bulmuşlardı bu zamana kadar.. Gelecek hesabı yapmak ise çok kısa sürüyordu, hesaba katılacak çok fazla zaman kalmadığının farkındaydı iki dost.. Ne geçmiş, ne gelecek iyi bir rakı mezesi değildi onlar için.. Onlar rakının yanında birer tabak şimdi alırlardı.. En keyiflisi de buydu; şimdiyi konuşmak.. Yani denizi, yani balığı, yani rakıyı, yani manzarayı, batan güneşi, yıldızları, dolunayı, mehtabı...

Şimdi muhabbetine devam ederlerken kısa bir sessizlik oldu.. Rakıyı çok buzlu seven huysuz ihtiyar, gelecek hakkında kurduğu cümleyle bozdu sessizliği:

-Fazla zamanımız kalmadı aslında.. Sence ne kadar daha idare ederiz?
-Senin kadehin ısındı yine.. Bu konu nereden çıktı?
-Yo, onunla ilgisi yok.. Gerçekten yolun sonundayız artık..
-Nereden biliyorsun yolun sonunda olduğumuzu, belki hep burada kalırız biz?
-Şakayı bırak, ölmeyen var mı?
-Kimse ölmüyor ki..

Rakıyı buzlu seven huysuz ihtiyar, bu konuya girdiğine pişman olmuştu.. Belli ki saçmalayacaktı dostu.. Ancak diğeri, düşündüklerini eski dostunun anladığı dilden anlatmayı iyi biliyordu:

-Her futbolcu, her maçı 90 dakika boyunca oynayabilir mi?
-Eğer maç içinde çok yorulursa oynayamaz..
-Oyundan çıktıklarında ne olur?
-Oyuna daha dinç, daha taze biri girer onun yerine..
-İşte öyle.. Futbolu bırakmıyor aslında hiç kimse.. Yorulanlar oyundan çıkıyor, yerlerine dinç olanlar giriyor.. Eğer insan ne kadar çok koşarsa oyun sırasında, o kadar erken çıkması gerekiyor sahadan.. Yerini kendinden daha taze birine devrediyor..
-Peki, oyundan çıktığımız zaman bize ne olacak?
-Ne olabilir? Yedek kulübesinden oyunun devamını seyredeceğiz..

8 Ekim 2010 Cuma

Diğer O

"Yanımda mısın?" diye sordu.. Elbette öyleydi, çoğu zaman hiç yalnız bırakmamıştı onu.. Bu sefer de öyle olacaktı.. Birlikte çıkacaklardı yürüyüşe, birbirlerinin adımlarını tamamlayacaklardı..

Kafasını saçaktan dışarı uzattığı anda yağmurla buluştu.. Bedenini öfkeli bir kuş gagalıyormuşcasına yağıyordu yağmur.. Şemsiyesine davrandı hemen, "o"nu ve kendisini öfkeli kuşlardan korumak için.. Yürüyordu.. Önceden belirlenmiş hiçbir şey yoktu kafasında.. Belli bir rota, belli bir amaç, belli bir süre.. Hiçbirinin önemi yoktu.. Önemli olan "o"nunla birlikte olmaktan aldığı hazzı uzatmaktı, adımlarında "o"nun ritmini hissedebilmekti.. Aşiyan mezarlığının arkasındaki bayırı takip ederek, ayakta durmak konusunda zamanla inatlaşan ahşap köşklerin arasından Hisar'a indi..

Sonbahar iyiden iyiye yerleşiyordu İstanbul'a ve bu mevsimi keyifli hale getiren şey, "o" yanındayken hiç bilmediği sokaklarda kaybolmak, sonra da bir şekilde sahile inebilmekti.. Tek başına, sağanak yağmurun altında onu gören taksiciler yavaşlardı muhtemel müşteri gördükleri için.. Ama o sevmezdi yağmurdan ayrılmayı.. Bazen ne kadar kızsa da yağmura, sonuçta yine kendini sokaklara atardı yağmur yağarken.. En sevdiği hava, yağmurun arkasından gelen serin, ferah havaydı; en sevdiği koku, yağmurun arkasından gelen toprak kokusu..

Yürüyüşü bitirip eve geldi.. Deniz havası almak iyi gelmişti ama yorgundu.. Bir an önce battaniyenin altına girmek istiyordu.. Bu da artık "o"ndan ayrılma vakti demek oluyordu.. Battaniyenin altına girdi, hemen daldı uykuya.. Kulaklarında hala "o"nun sesi vardı..

30 Eylül 2010 Perşembe

O

Çok beğendiği bir kitap, öykü okuduğu ya da çok beğendiği bir şarkı sözü duyduğu zaman aklına bir soru takılırdı: "Hangi kafayla yazdı acaba?" Kelimeleri ustaca kullanmanın sıradan bir kafayla mümkün olmadığını varsayardı.. "Comfortably Numb" sağlıklı çalışan bir beynin ürünü değildi ona göre, her dinlediğinde öyle geçirirdi içinden..

Başkaları için bunu düşündüğü halde durum onun için hiç öyle değildi.. Çok içtiğinde nasıl yazdığını hiç denememişti.. Gerçekten kafa olarak başka bir boyuta geçtiğinde, klavyede tuşları bile seçemeyecekmiş gibi gelirdi ona.. Bu yüzden, "değişik" kafaların yerine koyduğu bir şey vardı yazdığı zamanlarda..

"O" hem yazmaya teşvik ederdi hem de yazması için cesaret verirdi.. "O" geldiği zaman farklı düşünmeye başlardı.. Çünkü "o"; bir süreliğine de olsa gözlerin hayatın içindeki payını kısardı.. Görme duyuları kısıtlanınca gördüklerini unutur, hissettiklerini hatırlardı insanlar.. Çünkü "o", diğer bütün insanların yorulup kabuklarına çekildikleri, sokakları rahat bıraktıkları andı.. Sokaklar, çıkıp dolaşması için uygun olurdu başka hiçbir derde düşmeden, olduğu gibi.. Çirkin silüetleri örterdi "o".. Sadece görmek istediklerini görürdü sayesinde.. İnsanlar söz birliği etmişlerdi, "o" varken ses çıkarmak yasaktı.. Sadece pati seslerini dinlerdi bazen, bazen "o"nun içindeki sessizliği..

Sonuç olarak yazarken seçtiği kafa "o" olmuştu yıllar boyunca.. "O" geldiğinde, "o"nun gelişini kutlamak için içerdi, ama bütün ilhamı gene de "o"ndan alırdı.. "O" giderken uykuya dalardı, "o" da üstünü örter, kapıyı çeker, çıkardı evden..

23 Eylül 2010 Perşembe

Çeper

Sahip oldukları çoktu.. Bazen kendisi bile nasıl ve ne zaman bunları elde ettiğini sorgulardı.. Kendisi farkında değildi ama hızlı yaşıyordu hayatı.. O hengamenin içinde, hayatının hızlı aktığının bile farkına varamıyordu.. Her sene doğum günü yaklaştığı zaman anlardı bir yılın daha kenara konduğunu..

Hayatının, birden çok katmanı olan bir çeperin içinde geçtiğini düşünürdü.. O çeperin içindeki dünyayla yetinmek zorunda olmayı kabullenemezdi.. Çeperin dışını görmedikten sonra hayatın küçük kalacağını düşünürdü.. Gerçek dünya o çeperin dışıydı ona göre.. Hayatın anlamı çeperin dışındaki bir sandığın içinde, altın bir zarfa konmuştu.. Hayatın anlamı.. Yani bütün insanların ortak merakı.. Aynı zamanda bütün insanların ortak rezaleti.. Hepsi merak ettiği halde, hiçbiri diğerlerini tatmin edecek bir cevap bulamadı.. Çünkü hep çeperin içinde aradılar anlamı.. Ama o, çeperin dışındaki sandıktaydı..

Ne kadar merak ederse etsin, çeperin dışına çıkmaktan da korkardı.. Kendi çeperinin içinde sözü geçiyordu çünkü, başka kimse ses yükseltemezdi onun çeperinde.. Dışarı çıktığı anda bu büyü bozulacaktı.. Belki de diğer bütün insanların çeperlerinin dışındaki o dev boşlukta ses olmayacaktı bile, ağızdan çıktığı anda dağılacaktı, ama bunu düşünmedi hiç.. İktidar, çeperin içindeydi.. Çeperi delmek ve dışarı akmak yerine çeperdeki bazı katmanlardan kurtulmayı düşündü.. Böylelikle çeperi, iktidar alanı, gevşeyecek ve genişleyecekti.. Ancak katmanların hepsinin birbirine bağlı olduğunu unutmuştu, birini çektiği anda bütün çeper dağıldı, rüzgardaki kum taneleri gibi savruldu.. Çeperinin içinde yaşamaya o kadar alışmıştı ki, çeperi dağıldığı anda özgürlük hissetmek yerine korku ve yalnızlık hissetti..

Bir sabah kalktı, hafif ve hızlı bir kahvaltı ettikten sonra hazırlanmaya başladı.. Aynanın karşısında kravatının çok sıkı olduğunu gördü.. Gevşetip genişletmek istedi...

19 Eylül 2010 Pazar

Bir şeylerden kaçana çelme takmak.. (Bölüm 4)

Uyarı! Önceki bölümleri okumadıysanız bu bölümü okumayın, lütfen önce ilk bölüme bakın..

Muhlis'in tek göz fakirhanesinde, loş ışığın altında oturuyorlardı sessizce.. Muhlis korkusundan tek kelime edemiyordu.. Yabancının lütuf gösterip olanları açıklığa kavuşturmasını bekliyordu sabırsızlıkla ve heyecanla.. Yabancı ise sanki inat eder gibiydi, Muhlis'in heyecanlandığını fark ettikçe daha çok ketumlaşıyordu.. İlginin kendisinde olduğunu görüp daha çok şımaran çocuklar gibiydi.. Yabancının uzun bir yolu koşarak geldiği belliydi, soğuk havaya rağmen terlemişti ve sert hırıltılar şeklinde nefes alıyordu.. Zaten odadaki sessizliği sadece bu hırıltılar bozuyordu.. Hırıltılar olmasa bir mezarlıktan farksız olurdu odanın içi..

Bir süre sonra yabancının hırıltıları yavaşladı, kendine geliyordu artık.. Fısıldayarak; "su" dedi.. Muhlis kalktı, etiketi dökülmüş, yamulmuş, çirkin görünümlü bir pet şişe ve bir bardak getirdi.. Yabancı, bardağa dönüp bakmadı, bütün suyu içti şişeden tek seferde.. Muhlis'in su getirmeden önce oturduğu koltuğu işaret etti gözleriyle.. Muhlis yerine geçti ve oturdu, yeniden yabancının ağzına bakmaya başladı, nefes almaktan başka bir işe yarayacaklar diye umarak.. "Kaçıyordun" diye söze girdi yabancı nihayet.. "Benden kaçıyordun, oysa ki ben sana bir iyilik yapmanın peşindeydim, korkman gereken ben değildim.. Senin için bir şeyler yaptım ama sen benden korktun, karşılığı bu olmamalıydı.." Muhlis, bir insanı öldürmenin kendisi için nasıl bir iyilik olduğuna anlam veremedi, cümlelerin devamını bekledi, hala tedirgindi.. "Eğer onu karanlığa gömmemi istemeseydin bana yardım etmezdin, sen yakaladın, ben bıçakladım.. Onu kendin öldürmeye cesaretin yoktu, hep başkalarının onu senin adına bitirmelerini istedin.. Cesur davranamadın.. En sonunda sana yardım ettim.. Ama sana yardım etmemi içten içe o kadar istemişsin ki onun ölümüne giden yolu sen açtın.. Onu tutup, bana teslim ettin.. Başardın sayılır aslında, en azından yakaladın onu, çoğu insan bunu da beceremez.. Ben kovalarım, ben yakalarım, ben bitiririm.. Benden kaçışını seyrederler uzaktan, müdahale etmezler.. Üstelik onları kurtardığım için bana teşekkür etmezler.. Çoğu zaman farkında bile olmazlar.. İlk defa kendi başlarına nefes aldıklarında anlarlar onlara nasıl bir iyilik yaptığımı, teşekkür etmezler yine de.. Onlar için çalıştığımı bilmezler çünkü.. Ama sen biliyorsun.. Senin için yaptığım fedakarlığı biliyorsun.. Artık özgürsün.."

Amele pazarına giden yolda belediye ekipleri iş üstündeydi.. Pazara varmalarına az bir vakit kalmıştı ki kamyoneti kullanan şoför çukuru fark etmedi.. Patlak lastiği olan eski model bir kamyonet ve bir kamyonet dolusu Muhlis yolun ortasında kalmışlardı..

Nokta

7 Eylül 2010 Salı

Bir şeylerden kaçana çelme takmak.. (Bölüm 3)

Uyarı! Önceki bölümleri okumadıysanız bu bölümü okumayın, lütfen önce ilk bölüme bakın..

Bir süre siyah pardösülünün kaçtığı boş sokağı seyretti Muhlis.. Ağzını açamadı korkudan.. Bağırmak için ciğerlerinde topladığı nefesi tekrar göğsünün içine bıraktı.. Soğuk hava kendine getirdikten sonra, ayaklarına kan bulaşmasın diye geri geri birkaç adım attı.. Sonra sokağın karşısına geçti ve olaydan önceki yoluna devam etti.. Eve girer girmez yattı yatağına, ne yemek yedi, ne üstünü değiştirdi, ne sobayı yaktı.. Bir an önce uykuya dalmak istiyordu.. Kendince planlar yaptı.. Uyandığında gün ağarmış olsa bile evden çıkmamaya karar verdi.. Birkaç gün gitmeyecekti amele pazarına, bugün kazandığı yevmiye ile idare etmeye çalışacaktı olanları unutana dek.. Kendisinin unutması yeterdi onun için.. Zira kimse görmemişti olanları, kendisinden başka kimseden saklanmasına gerek yoktu.. Kendisinden de asla kaçamayacağına göre en iyisi birkaç gün inzivada kalmaktı.. Bütün bunları düşünürken uyuyakaldı Muhlis.. Tozlu battaniyesine sımsıkı sarınmıştı, hem soğuktan, hem de çaresizliğinin bıraktığı korkudan..

Birileri kapıyı çalıyordu Muhlis uyandığında.. Kapı çalındığı için mi uyanmıştı Muhlis yoksa uyandığı için mi kapıdaki parmakları duyabiliyordu anlamadı.. Kapıyı çalan her kimse, Muhlis'ten başka kimsenin duymasını istemiyordu belli ki.. Polis değildi, polis olsa kıracak gibi çalardı kapıyı.. Bu gelen tıkırdatıyordu sadece, etraftakiler Muhlis'in evindeki hareketliliği fark etmesinler istiyordu.. Muhlis tedirgin oldu, açmak istemedi kapıyı.. Böyle bir olayın ardından, bu saatte kapıya gelen kişi hayra alamet olamazdı.. Soğuk soğuk terliyordu Muhlis.. Bekledi ki kapının önündeki vazgeçsin, Muhlis evde değil zannetsin.. Ancak vazgeçmedi, inatla kapıyı tıkırdatmaya devam etti kapıdaki.. Muhlis'in evde olduğundan şüphe etmiyordu.. Muhlis çaresizce kalktı yerinden, ayak sesi yapmamaya özen göstererek kapıya doğru yürüdü.. "Kim o?" dedi.. Cevap gelmiyordu meçhul şahıstan, ancak kapı çalınmaya devam ediyordu aynı ısrarla.. Muhlis sadece gözlerine yetecek kadar araladı kapıyı.. Dışarıdakini görmesiyle kapıyı kapatması arasında sadece saniyeler vardı.. Düşüp bayılmamak için zor tutuyordu kendini, zor duruyordu ayakta.. Kalbinin daha önce bu kadar hızlı çarptığını hiç hatırlamıyordu.. Kapı artık daha hızlı ve daha ısrarlı çalınıyordu.. Mecburen açtı kapıyı Muhlis.. Kapıdaki şahıs müsaade beklemedi eve girmek için..

"Sana bir zararım yok" dedi adam kısık sesle.. Bununla ilgilenmiyordu Muhlis, o tek bir şeye şartlanmıştı.. "Ben bir şey yapmadım, olayla ilgim yok" dedi.. Sesi o kadar titriyordu ki dediklerini seçmek güçtü.. "Var" diye karşılık geldi.. "Sadece seninle olan ilgisini bilmiyorsun.. Bu boku beraber yedik, şimdi de beraber temizlemek zorundayız.."

Devamı var....

5 Eylül 2010 Pazar

Bir şeylerden kaçana çelme takmak.. (Bölüm 2)

Uyarı! İlk bölümü okumadıysanız bu bölümü okumayın, lütfen önce ilk bölüme bakın..

Mesaisi başladı Muhlis'in.. Artık adından da iyi biliyordu yapacağı işleri.. Mantığının çok fazla çaba sarf etmesi gerekmiyordu yapacağı işleri düşünürken, çaba sarf edecek olan kollarıydı.. Bütün gün canı çıkana kadar çalıştı yuvasında.. İskele kurdular Muhlis'in ilk gününde, Muhlis ve yuvasını paylaştığı arkadaşları.. İskelenin her bağlantısına emek verdi Muhlis, her tahtasında ayak izi vardı.. Çok çalışkandı, işten kaçmazdı, terini akıtmayı severdi yuvasına..

Mesai bitti karanlık yaklaşırken, yevmiye vakti gelmişti Muhsin ve arkadaşları için.. Güneş karanlığın üzerinde hakimiyet kurmaya çalışırken başlayan gün, karanlık durumu lehine çevirirken son buluyordu.. Akıttığı terin, verdiği emeğin karşılığının ödenebildiğine inanırdı Muhlis, şükrederdi aldığı paraya her daim.. Aldılar paralarını ustalarından, o ve arkadaşları.. Onları inşaata getiren kamyonet şimdi geri götürecekti amele pazarına, oradan herkes dağılacaktı varoşuna.. Herkes başının çaresine bakacaktı yani.. Mesai bittikten sonra birbirlerinin yaşadıkları sefaletle ilgilenmiyorlardı, herkes aşağı yukarı aynı sefalete katlanmak zorundaydı.. Katlanmak.. Tam olarak buydu yaptıkları.. Bir sebepten gelmişlerdi dünyaya.. Kendi iradelerinin dışında gelişmişti dünyaya gelme hikayeleri ve şimdi buna katlanmak zorundaydı her biri..

Yevmiyesini aldı Muhlis, sıkı sıkı itti cebinin en altına.. Çaldırmaktan korkardı alın terini.. Gerçi iri adamdı, ondan bir şey çalmak cesaret isterdi çoğu insan için ama korkardı gene, çocuk gibi hissederdi parasını cebine iterken.. Amele pazarına geldikten sonra kamyonetle, aynı yoldan dönmeye başladı Muhlis mahallesine.. Soğuktu.. Sıkı sıkı sarılıyordu paltosuna, nasırlı elleri cebindeydi, boğazını sıkacak kadar sıkı dolamıştı atkısını boynuna.. Ayakları üşüyordu, yazın giydiği ayakkabının aynısını giyerdi kışın, ama yetmezdi o pabuç o soğuğa.. Üstelik tabanı da yırtıktı, yürüdükçe acıtırdı ayaklarını..

Mahalleye yaklaşırken bir gürültü işitti Muhlis.. Etrafta kimse yoktu aslında, mahalleli akşam sofrasına razı olmakla meşguldü.. Merak etti gürültünün kaynağını.. Sonra gürültünün gittikçe kendisine yaklaştığını anladı.. Biraz daha kulak kabartınca anladı ki iki adam koşuyorlar, biri önde biri arkada.. "Gene birileri bir halt etti, adamcağız da kovalıyor hasmını" diye geçirdi içinden.. Her sıradan insan gibi; "kaçan kaçıyorsa, kovalayan haklıdır" diye devam etti iç geçirmeye.. O sırada fark etti koşanları.. Önden koşan kendisine doğru geliyordu, arkasından da başka biri.. Kovalayan adam bir pardösü giymişti kapkara, karanlıkta zor belli oluyordu.. Muhlis ilk önce kaldı yerinde, öndeki iyice yaklaştı.. Hiçbir ses çıkaramıyordu kaçarken, sadece can havliyle nefes alabiliyordu, belli ki artık tükenmek üzereydi kaçan.. Kovalayan ise bağırıyordu devamlı; "tut onu, tut!" Kaçan iyice yaklaşınca kendine, Muhlis uzattı ayağını, yıktı adamı yere.. Adam zaten ölesiye yorulmuştu, kolayca düşüverdi.. Hamle yaptı, tekrar kalkıp kaçmaya devam etmek için.. Topuğuyla yere indirdi onu Muhlis, bastı üstüne.. Adam kaldı oracıkta.. Siyah pardösülü adam yaklaştı, cebinden kocaman bir bıçak çıkardı, yerdeki adamın boynunu boydan boya yardı.. Muhlis'in kanı dondu, gördüklerine inanamadı.. Oracıkta kalakaldı.. Adam tek kelime etmeden geldiği yöne doğru tekrar koşmaya başladı, kısa sürede kayboldu karanlığın içinde...

Devamı var....

2 Eylül 2010 Perşembe

Bir şeylerden kaçana çelme takmak.. (Bölüm 1)

Kendi halinde bir adamdı Muhlis.. Adı gibiydi, muhlisti.. Her akşam, karnının doymasına şükrederdi.. Şaşırırdı çünkü karnının doyduğuna, şaşılacak işti.. Kahvaltıyı sevmezdi pek, yine de güneşten önce uyanırdı.. Erken kalkmaya alışık olsa da, 5 dakika olsun daha fazla uyumak tatlı gelirdi.. Derme çatma evinden çıkmadan evvel bir kuru lokma ekmek, bir parça beyaz peynir.. O kadar işte, daha fazlasına ihtiyaç duymazdı.. Evden çıktıktan sonra başlardı arşınlamaya sokakları.. Kışın çamurlu, yazın tozlu.. Amele pazarına giderdi her sabah, kargalar henüz açken..

Mahalle aralarındaki evlerinin daracık camından etrafı süzüp koca arayan kenar mahalle dilberleri gibiydi amele pazarında; o günkü yevmiyesini ödeyecek işvereni beklerdi.. Güçlü adamdı, her iş gelirdi elinden, amelelerin dilberiydi yani.. İşi gerçekten bilen işveren ilk onu seçerdi amele pazarının yeni güneş görmüş hengamesinde.. Çeşit çeşit işveren gelirdi pazara, kimisi gerçekten işi bilirdi, kimisi kazanacağı parayı düşünmekten işi öğrenmeye fırsat bulamazdı.. İşi bilen adamı ilk görüşte tanırdı Muhlis, işi bilen adam da onu.. Zaten hep böyle yürürdü bu işler, parayı düşünmekten işi öğrenmeyen adamlar batmaya mahkum olurdu nihayetinde.. Kimin iyi amele, kimin iyi usta olduğunu bile anlayamazladı çünkü.. İyi amele, iyi usta olmadan yürümezdi işler.. Vasıfsız denirdi onlara hep, ama işi bilen müteahhit vasfını bilirdi onların.. O kafayla gelirdi pazara.. İşi bilen işveren gözünün ferinden anlardı çalışkan insanı.. Bu yüzden hep işten anlayanlar seçerdi Muhlis'i.. Taşı sıksa suyunu çıkaracağı anlaşılırdı duruşundan Muhlis'in..

Her sabahki gibi geldi pazara Muhlis.. Aynı saatte, aynı yollardan, aynı tütünü tüttürerek, kafasında aynı düşüncelerle.. Dün son defa çalışmıştı son 3 aydır çalıştığı inşaatta.. Bugün yeni bir kamyonet bekleyecekti, onu alıp yeni yuvasına götürecek olan.. Yuvası olarak görürdü çalıştığı inşaatları.. Muhlisler işlerini bitirip çıktıktan sonra inşaattan, o inşaatlar güzelce boyanır, içleri döşenir gerçek birer yuva olurlardı şanslı insanlara.. Bitmiş, boyanmış, döşenmiş konutta yuva sahibi olamayacağını bildiği için Muhlis, kaba inşaatı yuvası bellerdi.. Tıpkı doyan karnına şükrettiği gibi akşam, sabah inşaata varınca yeniden şükrederdi.. O inşaat, onun yuvası, o akşam da karnının doyacağının habercisiydi..

Devamı var....