Yazamıyorum.. Yazamıyorum..
Anlatacak bir şeyim kalmadığı için değil, anlatmaya nereden başlayacağımı bilemediğim için.. Neyin daha anlatmaya değer olduğunu bir türlü kestiremediğim için.. Anlatmak istiyorum aslında.. Çünkü seviyorum anlatmayı.. İlgi çekmek için anlatmıyorum.. İlgi çekmemek için anlatıyorum.. Çünkü anlatmayınca "içine kapanık" diyorlar.. İçime kapanık olmak istemiyorum.. İçime kapanıkmış gibi görünmek de istemiyorum.. Yoksa ilgilenirler çünkü benimle.. Ben, benimle ilgilensinler istemiyorum..
Farklı öyküler yazmaya başlamıştım aslında.. Bir türlü bağlayamıyorum sonlarını.. Uzadıkça uzuyorlar.. Ne roman oluyorlar, ne de öykü olarak kalıyorlar.. Sonları gelmiyor.. Çok şey anlatmak istiyorum.. Çok şey anlatmak istediğim için, açgözlü olduğum için, yetinmeyi bilmediğim için yazamıyorum..
Eskiden sinirlenince yazardım.. Güzel olurdu yazdıklarım.. Artık sinirlenemiyorum.. Kaynağı ne olursa olsun, öfkelerim kısa sürüyor.. İlham bulacak kadar derin bir öfke hissetmiyorum.. Öfke hissetmeyince yazamıyorum.. Tepkisiz kalıyorum.. Tepkilerim olmayınca kafamı toplayamıyorum..
Hiç olmadığım kadar dağınığım.. Ne yapmak, ne olmak, nereye gitmek istediğimi bilmiyorum.. Ne yaptığımı, ne olduğumu biraz biliyorum..
Bütün bunların kaynağını bilmiyorum.. Ne zaman bu kadar tepkisizleştiğimi, ne zaman dağınık olmaya karar verdiğimi, niye artık öfkelenmediğimi hatırlamıyorum..
Hatırladığım, bildiğim, anladığım, fark ettiğim tek bir şey var; yazamıyorum..
"Herkese Selam. Farkında olduğum bir şey var ki bu blog sahip olduğu popülerliği seyahat yazılarına borçlu. Sadece Interrail ve seyahatler hakkında bilgi almak için bu sayfayı okuyan arkadaşlar sitenin sağ tarafındaki konu başlıkları arasından Interrail, Seyahat veya Backpacking sözcüklerini tıklayıp direkt o konular hakkındaki yazılarıma ulaşabilirler. Ama gelmişken kısa öykülerimi de okuyun bence :)"
Mavi Gözlü Ev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mavi Gözlü Ev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Nisan 2012 Çarşamba
16 Ekim 2011 Pazar
Kış
Kış; en çok haksızlığa uğrayan mevsimdir..En sevdiği mevsimin kış olduğunu söyleyen birilerini göremezsiniz pek.. İnsanların geneli ilkbaharı, yazı, olsa olsa sonbaharı severler.. Kışı seven olmaz pek.. Kış; mümkünse oldukça geç gelmesi, geldiği zaman da bir an önce gitmesi arzu edilen mevsimdir.. Sonbaharın bile bir nebze tahammül edilebilirliği vardır insanların gözünde, özellikle de pastırma yazını getirdiği zaman yanında..
Ama kışa şans tanımaz insanlar pek.. Kış insanlara ne yapsa yaranamaz.. Yağmur, kar olup yağdığı zaman felaketi olur insanların.. Yağmadığı zaman ayaz derler, 'yağsa yumuşar aslında' derler.. Yağdığı zamanı da yağmadığı zamanı da felaket haline getiren, insanların ta kendisidir aslında.. Kış kendi yolunda, kendi bildiği şekilde yürümektedir sadece.. Şehirleri daracık yolların üzerine kuranlar insanlardır mesela, sonra adım atmaları imkansız hale geldiğinde 'kış şartları' derler, kabak kışın başına patlar.. Dışarıda yağan yağmura, kara rağmen kendi yarattığı, paraya tapan tarz-ı hayat yüzünden dışarı çıkıp işlerinin peşinde koşmak zorunda kalan da insandır.. 'Benim, insanın yaşam şartları için pek de elverişli olmayan bu havada, dışarıda ne işim var' diye sormak yerine, havanın neden bu kadar soğuk olduğunu sorarlar.. Dışarısı büsbütün kış olduğunda evinde oturup keyif yapamamanın verdiği sıkıntıyı insan kendine doğurur aslında, kış kimseye keyifsizlik buyurmaz.. İnsan; kışın da, yazın olduğu gibi, kendi keyfini kendi elleriyle baltalar.. İnsanın kendine ve diğer insanlara çektirdiği zulmü, sıkıntıyı, keyifsizliği; değil mevsimler, afetler bile çektiremez insana.. İnsan karakteri, kendini daima bir günah keçisi aramaya şartlandırmıştır ve kışın, mevsimden daha iyi bir günah keçisi bulunamaz mevcut insan mantığında.. Kapkaranlık bir havada, sabahın köründe uyanmanın sebebi, insanın kendi kaygılarıdır.. Yine de suç eninde sonunda kışın üstüne kalır..
Ama yumuşak başlıdır kış, sesini çıkarmaz yapılan haksızlığa.. Sesini çıkarmak bir yana, keşfetmesini bilen için yazdan aşağı kalmaz ikisinin verdikleri keyifler kıyaslandığında.. Sıcak, bol tarçınlı bir salebin kışın kazandığı değer, diğer her içeceğin, her mevsimdeki değerinden çok daha fazladır.. Güneş altındaki bir odada haşat olmuş bir insanın kendini dışarıya atması onu çok rahatlatmaz yazın ama ayazı görmüş vücudun ateş başına geçmesi büyük bir hazdır.. En güzel manzara, beyazlar altındaki ormanlardır insanların çoğu için.. İnsanların, en çirkinini kurmak için birbiriyle yarıştığı şehirler bile kar altında güzeldirler.. Zevksizliğin örtüsüdür kış; gerekirse karla, kara ihtiyaç olmazsa bulutlarla, pusla.. İnsanlar aşkın mevsimi olarak ilkbaharı ilan etmişlerdir ama insanların başka insanlara en çok ihtiyaç duydukları ve birbirlerine en çok yaklaştıkları mevsim kıştır.. İnsanların, sevgililerini ısıttıkları mevsim, kıştır.. Boş sokaklarda yürümenin en çok keyif verdiği mevsim, kıştır.. Zaten yazın boş sokak bulabilmek nasip olmaz herkese.. İnsanın yaşadığını en çok hissettiği mevsim, kıştır.. Yaz gibi uyuşturmaz insanı, her an dinç tutar.. Soğuk çarpar insanın yüzüne, her çarpan dalgada nefesini göğsünde hissedersin, yaşadığına inanasın gelir..
Kış, diğer mevsimlerin yanında yalnızdır, dışlanmıştır.. Diğer mevsimler kadar çok hayranı yoktur.. Ama mağrurdur.. Huyunun soğukluğu, havasının soğukluğundan fazladır.. Çünkü kış; en çok haksızlığa uğrayan mevsimdir..
24 Temmuz 2011 Pazar
Obsesif Manifesto
1- Obsesif, küçük şeylerle mutlu olmaz.. Çünkü küçük şeylerle mutlu olmak için etraftaki bazı olumsuzlukları göz ardı etmek gerekir ve obsesifler, zaten göz ardı yoksunu oldukları için obsesiftirler..
2- Obsesif, eşyalarının başkaları tarafından kullanılmasından ya da kurcalanmasından hoşlanmaz.. Çünkü obsesife göre, eşyalarına gösterdiği özeni ondan başka kimse göstermez..
3- Obsesif, sosyal değildir.. Çünkü obsesif için gidilecek mekan; yazın çok sıcaktır, kışın çok soğuktur, hoş bir mekansa gereksiz pahalıdır, pahalı değilse hoş bir mekan değildir..
4- Obsesif, yalnızdır.. Obsesif için potansiyel arkadaşlar; iyi muhabbet ediyorlarsa kafa şişiriyorlardır, iyi muhabbet etmiyorlarsa sıkıcıdırlar, sevgilileri yoksa mekanlarda istenmezler, sevgilileri varsa sürekli onunla ilgilenirler..
5- Obsesif, paylaşmayı sevmez.. Çünkü paylaşma eyleminin paylaşılan şeyin tadını artırdığı kocaman bir palavradır.. Bir şey paylaşılınca, az kişiye çok zevk vermek yerine çok kişiye az zevk verir.. Obsesif, aldığı zevkin bölünmesine razı olmaz..
6- Obsesif, düzenli hayata önem verir.. Çünkü düzenli hayat demek, yapılması gereken şeylerin zamanında yapılmasını kolaylaştırır.. Küçük şeylerle mutlu olamayan obsesifin mutlu olmasının tek yolu, yapmak istediği şeyleri bir an önce yapabilmektir, bu yüzden obsesifin düzenli hayata ihtiyacı vardır..
7- Obsesif, disiplini sever.. Çünkü disiplin, obsesifin ihtiyaç duyduğu düzenli hayatı doğurur..
8- Obsesif, mükemmeliyetçidir.. Obsesife göre, mükemmel olmayan eksiktir..
9- Obsesif, kolay kolay aşık olmaz.. Çünkü obsesif, "her güzelin bir kusuru vardır" mottosunu benimseyemez.. Obsesif için insanlar ya kusursuzdur ya da aşık olunası değildir..
10- Obsesif, yazacaklarını aslında dokuz maddede toparladığı halde, maddeleri illa ki ona tamamlamak ister.. Çünkü o bir obsesiftir..
2- Obsesif, eşyalarının başkaları tarafından kullanılmasından ya da kurcalanmasından hoşlanmaz.. Çünkü obsesife göre, eşyalarına gösterdiği özeni ondan başka kimse göstermez..
3- Obsesif, sosyal değildir.. Çünkü obsesif için gidilecek mekan; yazın çok sıcaktır, kışın çok soğuktur, hoş bir mekansa gereksiz pahalıdır, pahalı değilse hoş bir mekan değildir..
4- Obsesif, yalnızdır.. Obsesif için potansiyel arkadaşlar; iyi muhabbet ediyorlarsa kafa şişiriyorlardır, iyi muhabbet etmiyorlarsa sıkıcıdırlar, sevgilileri yoksa mekanlarda istenmezler, sevgilileri varsa sürekli onunla ilgilenirler..
5- Obsesif, paylaşmayı sevmez.. Çünkü paylaşma eyleminin paylaşılan şeyin tadını artırdığı kocaman bir palavradır.. Bir şey paylaşılınca, az kişiye çok zevk vermek yerine çok kişiye az zevk verir.. Obsesif, aldığı zevkin bölünmesine razı olmaz..
6- Obsesif, düzenli hayata önem verir.. Çünkü düzenli hayat demek, yapılması gereken şeylerin zamanında yapılmasını kolaylaştırır.. Küçük şeylerle mutlu olamayan obsesifin mutlu olmasının tek yolu, yapmak istediği şeyleri bir an önce yapabilmektir, bu yüzden obsesifin düzenli hayata ihtiyacı vardır..
7- Obsesif, disiplini sever.. Çünkü disiplin, obsesifin ihtiyaç duyduğu düzenli hayatı doğurur..
8- Obsesif, mükemmeliyetçidir.. Obsesife göre, mükemmel olmayan eksiktir..
9- Obsesif, kolay kolay aşık olmaz.. Çünkü obsesif, "her güzelin bir kusuru vardır" mottosunu benimseyemez.. Obsesif için insanlar ya kusursuzdur ya da aşık olunası değildir..
10- Obsesif, yazacaklarını aslında dokuz maddede toparladığı halde, maddeleri illa ki ona tamamlamak ister.. Çünkü o bir obsesiftir..
23 Mart 2011 Çarşamba
Özlemek
İnsanları değil de anıları özlüyorum.. Kendimce çok garip buluyorum bu huyumu.. Yaşadığım bir ana tekrar dönmek istiyorum ama o anda kimlerle birlikte olduğum hiç önemli değilmiş gibi geliyor.. Herhangi birini koysan yerine, olacak yani..
Bugün tesadüfen bir filme denk geldim.. Çok sevdiğim ama çok uzun zamandır görmediğim bir şehirde geçiyordu.. Yürüdüğüm yollarda tekrar yürüdüm, gördüğüm manzaraları tekrar gördüm, girdiğim binalara tekrar girdim.. Ama sonradan aklıma geldi, o günleri birlikte geçirdiğim insanları da görmeyeli, o şehri görmediğim kadar olmuştu.. O şehirde geçen günleri özlemiştim ama o insanlarla ilgili tık yoktu hafızamda.. Onlar değil de başka biri olsa yine olurdu..
Şarkılar da öyle.. Bazı insanlar, bir şarkı duyduklarında akıllarına sevdikleri biri gelir ya; hani o şarkıyı, o insanla özdeşleştirmişlerdir, ben şarkılarla anıları özdeşleştiriyorum.. Yaşanılan o olaydan sonra dinlediysem mesela, ya da sadece yaşanılan şey çağrıştırdıysa o şarkıyı, olay ve şarkı eşleşiyorlar.. Artık ne zaman o şarkıyı duysam, o hikayeye dönüyorum.. Ama yine insanlar yok ortalıkta.. Daha doğrusu insanlar var ama kim olduklarının bir önemi yok..
Özlem duymak konusunda bile megalomanım yani.. Ne pis huymuş, çıkamadı içimden bir türlü..
Bugün tesadüfen bir filme denk geldim.. Çok sevdiğim ama çok uzun zamandır görmediğim bir şehirde geçiyordu.. Yürüdüğüm yollarda tekrar yürüdüm, gördüğüm manzaraları tekrar gördüm, girdiğim binalara tekrar girdim.. Ama sonradan aklıma geldi, o günleri birlikte geçirdiğim insanları da görmeyeli, o şehri görmediğim kadar olmuştu.. O şehirde geçen günleri özlemiştim ama o insanlarla ilgili tık yoktu hafızamda.. Onlar değil de başka biri olsa yine olurdu..
Şarkılar da öyle.. Bazı insanlar, bir şarkı duyduklarında akıllarına sevdikleri biri gelir ya; hani o şarkıyı, o insanla özdeşleştirmişlerdir, ben şarkılarla anıları özdeşleştiriyorum.. Yaşanılan o olaydan sonra dinlediysem mesela, ya da sadece yaşanılan şey çağrıştırdıysa o şarkıyı, olay ve şarkı eşleşiyorlar.. Artık ne zaman o şarkıyı duysam, o hikayeye dönüyorum.. Ama yine insanlar yok ortalıkta.. Daha doğrusu insanlar var ama kim olduklarının bir önemi yok..
Özlem duymak konusunda bile megalomanım yani.. Ne pis huymuş, çıkamadı içimden bir türlü..
7 Şubat 2011 Pazartesi
Şehir
Ben bu şehri bazen seviyorum..
Geceleyin, hengamesi bittiğinde, boş caddelerini arşınlarken seviyorum..
Buz gibi akşamlarında İstiklal'de yürürken, bir kestanecinin mangalından gelen sıcağı hissettiğimde seviyorum.. Yorgun bir köpek misali dilim dışarıda gezdiğim kavurucu yaz günlerinde yanıbaşımda; \"buz gibi sudan içeeeen!\" diye bağıran bir çocuk bittiğinde seviyorum..
Adres sorduğum esnaf işini gücünü bırakıp bana yol gösterdiğinde bu şehri seviyorum.. İnsanlarını, birbirlerine yardım ederlerken seyrediyorum uzaktan, işte o zaman seviyorum.. Gecenin bir vakti, çakırkeyf kadınlarının rahatsız edilmeden yürüdüklerini görürsem mesela..
Bu şehrin insanları vardiya usulü çalışarak, bu şehrin uyumasına izin vermezler.. Gün ağardığı anda iş başı yapmak zorunda olan, gün ağarana kadar eğlenmeye devam edenden devralır şehri uyanık tutma nöbetini.. Tam da o nöbet değişimi yaşanırken seviyorum bu şehri..
Evden çıkmak için hiçbir sebebimin olmadığı bir günün sabahında, şakır şakır yağmurun sesine uyandıysam seviyorum onu.. Güneş, erguvanların açmasına önayak olmak için doğduysa yeniden aşık oluyorum bu şehre..
Aşiyan'dan Arnavutköy'e, elimde başka bir el varken yürüyünce seviyorum.. Galata Köprüsü'nde serseri misinalardan kaçmaya çalışırken seviyorum.. Eğer suyla dolu kovalarda balıkçıların mutluluğunu görürsem daha da çok..
Tarihi Yarımada'sını, heybetli surlarını, şaşaalı saraylarını gördüğümde seviyorum.. Senden binlerce yıl önce yaşamış insanların bile bu şehre hayran olduğunu biliyorsun ya, işte o hissi seviyorum..
Tarihi Yarımada'ya giden tramvaylarda bin bir dilden konuşan gezginleri gördüğümde seviyorum.. Öyle bir sevmek ki kıskanmıyorsun sevdiğini, başkaları da ona bayılsın istiyorsun..
Vapurla Kadıköy'e geçiyorsam, tam Haydarpaşa'nın önünde, benden tek beklentisi bir lokma simit olan martılar haraç almaya geldiklerinde seviyorum.. Tam onlar gelirken arkalarından güneş parlar da onları göremezsem mesela gözlerim kamaştığından, sadece aceleci çığlıklarını duyarsam..
Kanlıca senin, Emirgan benim boğaz turu yaparken eski, ahşap yalılarına karşıdan baktığımda seviyorum.. O yalıların belki de hiçbir zaman sahibi olamayacağımı biliyorsam dahi.. Zevkle tasarlanmış bir yapıyı görmenin sevinciyle sadece..
Bahar henüz gelmişken.. Adalar'da.. Ayaklarımın altında pedallar, fayton çeken emektar bir atı kendime rakip görüp yarışmaya başladığımda.. Sonra en büyük adanın, en tepesine çıkıp; o terle, o yorgunlukla buz gibi bira içip Bostancı sahilini seyredince unutuyorum sevemediğim zamanlarını..
Ben bu şehri çoğu zaman seviyorum..
4 Şubat 2011 Cuma
Blog Hakkında
Herkese Selam,
Farkında olduğum bir şey var ki bu blog sahip olduğu popülerliği(ne kadar popüler olduğu da tartışmalı olmak üzere) seyahat yazılarına borçlu. Ne var ki yaşadığım iki macerayı ve bu iş hakkındaki fikirlerimi de yazdıktan sonra, yeni bir seyahate kadar, yazabileceğim şeyleri tükettim. Bu blogu takip ettiğini bildiğim onlarca, belki yüzlerce insana bunu yapmayı kendime yakıştıramazdım.
O yüzden bu aydan itibaren bu blogda, tıpkı önceden yaptığım gibi, öykü denemelerimi yayınlıyor olacağım.. Onları da okuyor olmanız benim için onur, gurur ve mutluluktur.
Sadece Interrail ve seyahatler hakkında bilgi almak için bu sayfayı okuyan arkadaşlar sitenin sağ tarafındaki konu başlıkları arasından Interrail, Seyahat veya Backpacking sözcüklerini tıklayıp direkt o konular hakkındaki yazılarıma ulaşabilirler.
Farkında olduğum bir şey var ki bu blog sahip olduğu popülerliği(ne kadar popüler olduğu da tartışmalı olmak üzere) seyahat yazılarına borçlu. Ne var ki yaşadığım iki macerayı ve bu iş hakkındaki fikirlerimi de yazdıktan sonra, yeni bir seyahate kadar, yazabileceğim şeyleri tükettim. Bu blogu takip ettiğini bildiğim onlarca, belki yüzlerce insana bunu yapmayı kendime yakıştıramazdım.
O yüzden bu aydan itibaren bu blogda, tıpkı önceden yaptığım gibi, öykü denemelerimi yayınlıyor olacağım.. Onları da okuyor olmanız benim için onur, gurur ve mutluluktur.
Sadece Interrail ve seyahatler hakkında bilgi almak için bu sayfayı okuyan arkadaşlar sitenin sağ tarafındaki konu başlıkları arasından Interrail, Seyahat veya Backpacking sözcüklerini tıklayıp direkt o konular hakkındaki yazılarıma ulaşabilirler.
5 Ekim 2010 Salı
Zararlı gıdalar
Geçenlerde bir arkadaşımla yolda yürüyorduk.. Dünyadan habersiz bir biçimde, hiçbir şeyi umursamadan annesinin etrafında oynayan bir çocuk gördük.. Arkadaşım lafı ortaya bıraktı:
-O yaşa dönmek ister miydin?
+Hayır.. Bence her yaşın yaşanması gerekiyor.. Hepsi ayrı güzel, o yaştayken o yaş güzel geliyordu, şimdi bu yaş güzel geliyor..
-Garip.. İnsanların çoğu evet diyor bu soruya..
+Evet.. "İnsanların çoğu"..
-Doğru ya, senden bahsediyoruz..
Gerçekten haklı.. Ben de dikkat ediyorum, etraf tekrar çocuk olmak veya tekrar öğrencilik yıllarına dönmek için sırada bekleyen insanlarla dolu.. İnsanlar dertten, tasadan izole bir yaşam peşindeler.. "Azıcık aşım, kaygısız başım" diyen ataların torunları farklı düşünmeyecekti elbette..
Bu konu üzerine biraz kafa yorunca bir benzerlik keşfettim.. Benzerlik yemekler ve hayat arasında.. Tadını çok sevdiğimiz, yemekten çok zevk aldığımız yiyecekler genelde sağlık için çok da faydalı değildir.. Kocaman bir dilim baklavayı çok da gönül rahatlığıyla yiyemez insanlar.. Gönül rahatlığıyla kendini yediren bir sebze yemeği de çoğu insan için(istisnalar elbette var) o kadar keyifli değildir.. Yaşamaktan en çok keyif aldığımız anlar da, genelde sıkıntılı günleri takiben gelir.. Eğer baştaki sıkıntıyı göze alıyorsan, devamında hayat sana tatlıdır.. Dertten, sıkıntıdan kaçıyorsan, belki canın yanmaz ama olduğun yerde saymaktan öteye de gidemezsin..
Şu ara bir örneğini yaşıyorum.. Uzun zamandır hayalini kurduğum İskandinavya turuna çıkıyorum kasımda.. Yine vize alma işlemleri üstüme üstüme geliyor.. Saçma sapan prosedürler, ağır bürokrasi, suratsız konsolosluk görevlileri.. Bunların düşüncesiyle ne zaman bunalsam, bindiğim uçağın iniş takımlarının Stockholm'e ilk temas ettiği anı hayal ediyorum, bütün sıkıntı geçiyor.. Bu sıkıntı ne kadar fazla yaşanırsa, sıkıntıdan sonra yaşadığın anın kıymetini o kadar fazla biliyorsun gibi sanki..
O yüzden, zararlı şeyler yemekten korkmasın kimse.. Bir şekilde ondan kurtuluyorsun, aldığın haz yanına kâr kalıyor..
-O yaşa dönmek ister miydin?
+Hayır.. Bence her yaşın yaşanması gerekiyor.. Hepsi ayrı güzel, o yaştayken o yaş güzel geliyordu, şimdi bu yaş güzel geliyor..
-Garip.. İnsanların çoğu evet diyor bu soruya..
+Evet.. "İnsanların çoğu"..
-Doğru ya, senden bahsediyoruz..
Gerçekten haklı.. Ben de dikkat ediyorum, etraf tekrar çocuk olmak veya tekrar öğrencilik yıllarına dönmek için sırada bekleyen insanlarla dolu.. İnsanlar dertten, tasadan izole bir yaşam peşindeler.. "Azıcık aşım, kaygısız başım" diyen ataların torunları farklı düşünmeyecekti elbette..
Bu konu üzerine biraz kafa yorunca bir benzerlik keşfettim.. Benzerlik yemekler ve hayat arasında.. Tadını çok sevdiğimiz, yemekten çok zevk aldığımız yiyecekler genelde sağlık için çok da faydalı değildir.. Kocaman bir dilim baklavayı çok da gönül rahatlığıyla yiyemez insanlar.. Gönül rahatlığıyla kendini yediren bir sebze yemeği de çoğu insan için(istisnalar elbette var) o kadar keyifli değildir.. Yaşamaktan en çok keyif aldığımız anlar da, genelde sıkıntılı günleri takiben gelir.. Eğer baştaki sıkıntıyı göze alıyorsan, devamında hayat sana tatlıdır.. Dertten, sıkıntıdan kaçıyorsan, belki canın yanmaz ama olduğun yerde saymaktan öteye de gidemezsin..
Şu ara bir örneğini yaşıyorum.. Uzun zamandır hayalini kurduğum İskandinavya turuna çıkıyorum kasımda.. Yine vize alma işlemleri üstüme üstüme geliyor.. Saçma sapan prosedürler, ağır bürokrasi, suratsız konsolosluk görevlileri.. Bunların düşüncesiyle ne zaman bunalsam, bindiğim uçağın iniş takımlarının Stockholm'e ilk temas ettiği anı hayal ediyorum, bütün sıkıntı geçiyor.. Bu sıkıntı ne kadar fazla yaşanırsa, sıkıntıdan sonra yaşadığın anın kıymetini o kadar fazla biliyorsun gibi sanki..
O yüzden, zararlı şeyler yemekten korkmasın kimse.. Bir şekilde ondan kurtuluyorsun, aldığın haz yanına kâr kalıyor..
3 Ekim 2010 Pazar
Soru
Beni şahsen tanıyanların iyi bildiği bir şey var; özel günlere çok önem veririm.. "Özel gün"den kastım anneler günü, babalar günü, dedeler günü değil.. Gerçekten "özel" günler, yani kişiye veya kişilere özel günler.. Örneğin; doğum günleri, yıldönümleri.. Çoğu yakın arkadaşımın, ailemdekilerin doğum günlerini, yıldönümlerini ajandaya ihtiyaç duymadan kutlayabiliyorum.. Bu bir..
Çok sevdiğim bir yazı var.. E-postalarda gönderilmekten artık epey meşhur oldu.. Ama tipik bir "fwd: oha çok komik!!!!1" yazısı değil.. Bence oldukça anlamlı.. Bir yerinde şöyle bir cümle geçiyor: "Understand that friends come and go, but with a precious few you should hold on." Yani; bil ki arkadaşlar gelir ve gider, ama değerli olanlarını saklaman gerekir.. Bu iki..
"Özel" gün kutlamalarında kıstas samimiyet oluyor bence.. Bir insanla ne kadar yakınsak, kutlama o kadar sıcak ve içten oluyor.. Hediye almak gibi maddi göstergelerden söz etmiyorum, ama kutlama tarzlarımız o insanla aramızda olan samimiyeti yansıtıyor.. Gerçekten yakın olduğun ve sevdiğin birinin "özel" gününü kutlamak için onun yanında olursun.. Yanında olman imkansızsa, telefon açıp sesini duymak istersin.. Eğer fazla samimiyetin yoksa veya artık kalmamışsa, diğer yöntemleri denersin.. Bazı arkadaşlar arasında, bu kutlama ritüelleri yıllar geçtikçe olumlu ya da olumsuz yönde evrilir.. Olumlu evrilenler, yılların getirdiği samimiyet sayesinde, iki elleri kanda olsa birbirlerinin yanında olurlar.. Olumsuz evrilenler de unuturlar ve zamanla unutulurlar.. Bu da üç..
Bu üç madde nerede kesişir? Sorum budur.. Süreniz başladı.. Takıldığınız yerleri asistan arkadaşlara sorabilirsiniz..
Not: Bu vesileyle, dün fiziken ya da mesajlarıyla yanımda olan herkese teşekkür etmek isterim..
Çok sevdiğim bir yazı var.. E-postalarda gönderilmekten artık epey meşhur oldu.. Ama tipik bir "fwd: oha çok komik!!!!1" yazısı değil.. Bence oldukça anlamlı.. Bir yerinde şöyle bir cümle geçiyor: "Understand that friends come and go, but with a precious few you should hold on." Yani; bil ki arkadaşlar gelir ve gider, ama değerli olanlarını saklaman gerekir.. Bu iki..
"Özel" gün kutlamalarında kıstas samimiyet oluyor bence.. Bir insanla ne kadar yakınsak, kutlama o kadar sıcak ve içten oluyor.. Hediye almak gibi maddi göstergelerden söz etmiyorum, ama kutlama tarzlarımız o insanla aramızda olan samimiyeti yansıtıyor.. Gerçekten yakın olduğun ve sevdiğin birinin "özel" gününü kutlamak için onun yanında olursun.. Yanında olman imkansızsa, telefon açıp sesini duymak istersin.. Eğer fazla samimiyetin yoksa veya artık kalmamışsa, diğer yöntemleri denersin.. Bazı arkadaşlar arasında, bu kutlama ritüelleri yıllar geçtikçe olumlu ya da olumsuz yönde evrilir.. Olumlu evrilenler, yılların getirdiği samimiyet sayesinde, iki elleri kanda olsa birbirlerinin yanında olurlar.. Olumsuz evrilenler de unuturlar ve zamanla unutulurlar.. Bu da üç..
Bu üç madde nerede kesişir? Sorum budur.. Süreniz başladı.. Takıldığınız yerleri asistan arkadaşlara sorabilirsiniz..
Not: Bu vesileyle, dün fiziken ya da mesajlarıyla yanımda olan herkese teşekkür etmek isterim..
1 Ekim 2010 Cuma
Ben

Lise sınavlarına hazırlandığım yıllarda matematik dersi aldığım biri vardı.. Yaşı benden çok büyük değildi.. Sürekli idealist kişiliğinden dem vururdu.. Her daim değiştirmek istediği şeyler vardı.. Kavga halindeydi etrafında olup bitenle.. Bense o yıllarda çok farkında değildim dünyanın.. O sınava çalışmak falan bir zorunluluktu benim için.. Hep kendim için çalışmam gerektiği telkin edilse de, ben hep etrafımdakiler sussun diye çalışırdım.. Bir gün o idealist öğretmenle karşılıklı konuştuk.. "Ne için yaşıyorsun?" dedi.. "Değiştirmek istediğin bir şeyler yok mu?" Yoktu.. "Bir şekilde geldik dünyaya, yuvarlanıp gidiyoruz."
Uzunca bir süre de olmadı idealim falan, liseye başladığımda da epey tembeldim.. Ta ki lise döneminin ortalarında siyasetle ilgilenmeye başlayıncaya kadar.. O andan itibaren uzunca süre bir şeyleri değiştirmek zorunda hissettim kendimi.. Başkaları hep yanlış yapıyordu, o yanlışı sadece ben görebiliyordum ve değiştirmeliydim.. En iyi üniversiteye ben girmeliydim, benim gibi düşünmeyen şerefsizlere yar olmamalıydı o kontenjan.. Girdim gerçekten.. Ama girdikten bir süre sonra aslında hayatın başkalarına adamak için fazla değerli olduğunu anladım.. "Vatan-millet için mi çalışmak istiyorum? Ne gerek var?" Bu sorular ardışık olarak geliyordu kendim tarafından, yine kendime.. "En sonunda sana hiçbir faydası olmayacak ki.. Çalışmaktan kemiklerin sızlamış olacak ve sonra ölüp gideceksin.. Sen hayatını yaşamadan yıllarını harcadıktan sonra senin heykelini ülkenin dört yanına dikseler sana ne faydası var? Ya da dünyalar kadar miras bıraksan torunlarına?" Bütün bu düşüncelerin birbirini takip etmesi beni bir sonuca ulaştırdı ve hocamın sorusuna en net cevabı verebilmeye başladım..
-"Ne için yaşıyorsun?"
+"Mutlu olmak için.. Hayattaki en önemli idealim bu.. Keyif almak.."
Üstelik bu konuda son 7-8 ayda resmen evrildim.. Başkalarını çok önemseyen, sıklıkla alıngan, çok katı hırsları olan bir çocuktan; kimseyi umursamayan, hiçbir şey için mücadele etmeye gerek görmeyen bir adama evrildim.. İnsanların hırsları komik gelmeye başladı bana, garantici, korkak tavırlarına çok gülmeye başladım.. Kendim için yapıyorum her şeyi.. Beni mutlu edecek, bana keyif verecek işlerin peşindeyim sadece.. Kimsenin hakkımda ne düşündüğü de zerre umrumda olmuyor artık..
Bugün benim doğum günüm.. Ama bir fark var.. En az 4 sene büyüdüm geride bıraktığım senede.. Kendim için yaşıyorum diyecek kadar gerçekçi ve olgunum artık..
Not: Fotoğraftaki benim.. :)
02.10.2010
28 Eylül 2010 Salı
Şey
Bir tanıdık.. Kim olduğu değil önemli olan, neler söylediği.. Benimkinden farklı bir üniversitede, benimle aynı bölümde akademisyen.. Okul hayatı, gelecek ve kariyer hakkında öğütler sıralamaya başladı bana.. En sevmediğim şey.. Şunu iyi öğren, şunu iyi yap, şuralara başvur, şunu ol... Kızmadım, dinliyormuş gibi yaptım.. En sonunda bir fırsatını bulup; "nasip" dedim öğütleri dursun diye, nasibe, kısmete, kadere hiç inanmadığım halde.. "Nasiple falan olmuyor, onu da söyleyeyim" dedi.. İnsan hayatında gerçekleşen hiçbir şeyin nasiple falan olmadığını muhtemelen en ateşli savunan kişiye söyledi bunu.. Beni fazla tanımadığı için bunu söylemesine de içerlemedim..
Yap, yap, yap... Ol, ol, ol.. Aslında herhangi bir insandan farklı davranmıyordu.. Ne kadar tanıyabildim bilmiyorum ama tanıdığım kadarıyla; insan hayatı bir "şey" olmaya çalışmakla geçiyor.. Bir kere "şey" oldukları zaman da, o "şey"in kendilerine çizdiği kalıbın içine girmek zorunda kalıyor insanlar.. O "şey" zamanla değişebiliyor, olunan "şey" ne kadar büyürse, çizilen kalıp o kadar daralıyor.. İnsanlar artık sahip oldukları sıfata göre yaşamak zorunda kalıyorlar çünkü.. "Şey" olduğun zaman, olduğun "şey"e uygun davranmak zorundasın.. Kadir İnanır, Komser Şekspir filmi için peruk taktığında herkes onu konuştu ve yadırgadı, çünkü o "Türk sinemasının ağır abisi"ydi.. Alişan yıllarca "delikanlı, maço, varoş prensi" rolü kesmişti, oynadığı dizide saçlar sarıya boyanınca herkes güldü.. Çünkü "şey"lerine uygun davranmamıştı.. Hemen geri adım attılar ve kalıplarına geri döndüler.. Bir "şey" olduğun zaman, özgür değilsin..
Benim gelecekte hangi "şey" olmak istediğimi soran tanıdık, şimdi cevap veriyorum.. Hiçbir "şey".. Çünkü, "şey"ime göre çizilmiş kalıba göre yaşamak, o kalıba uygun davranmak istemiyorum.. Nasıl içimden geliyorsa öyle davranmayı, ne ile mutlu oluyorsam öyle yaşamayı, aklıma nasıl estiyse öyle düşünmeyi, "şey"imle kazandığım dünyalar kadar paraya tercih ederim..
Yap, yap, yap... Ol, ol, ol.. Aslında herhangi bir insandan farklı davranmıyordu.. Ne kadar tanıyabildim bilmiyorum ama tanıdığım kadarıyla; insan hayatı bir "şey" olmaya çalışmakla geçiyor.. Bir kere "şey" oldukları zaman da, o "şey"in kendilerine çizdiği kalıbın içine girmek zorunda kalıyor insanlar.. O "şey" zamanla değişebiliyor, olunan "şey" ne kadar büyürse, çizilen kalıp o kadar daralıyor.. İnsanlar artık sahip oldukları sıfata göre yaşamak zorunda kalıyorlar çünkü.. "Şey" olduğun zaman, olduğun "şey"e uygun davranmak zorundasın.. Kadir İnanır, Komser Şekspir filmi için peruk taktığında herkes onu konuştu ve yadırgadı, çünkü o "Türk sinemasının ağır abisi"ydi.. Alişan yıllarca "delikanlı, maço, varoş prensi" rolü kesmişti, oynadığı dizide saçlar sarıya boyanınca herkes güldü.. Çünkü "şey"lerine uygun davranmamıştı.. Hemen geri adım attılar ve kalıplarına geri döndüler.. Bir "şey" olduğun zaman, özgür değilsin..
Benim gelecekte hangi "şey" olmak istediğimi soran tanıdık, şimdi cevap veriyorum.. Hiçbir "şey".. Çünkü, "şey"ime göre çizilmiş kalıba göre yaşamak, o kalıba uygun davranmak istemiyorum.. Nasıl içimden geliyorsa öyle davranmayı, ne ile mutlu oluyorsam öyle yaşamayı, aklıma nasıl estiyse öyle düşünmeyi, "şey"imle kazandığım dünyalar kadar paraya tercih ederim..
9 Temmuz 2010 Cuma
Seni çok sevdim küçük, sana oğlum diyebilir miyim?
Aslında işin zevklisi olmaz.. İş; zevkli bir kavram olsaydı, onu yaptığımız için para vermezlerdi bize.. Gel gör ki; bir iş ne kadar zevkli olabilecekse o kadar zevkli bir işim var.. Bunu, müdürüm blogumu takip ediyor olmasaydı da yazardım :).. Bir kaç hafta öncesine kadar, sabah işe gider gitmez önce Facebook'u açıyordum, 0-2.5 yaş aralığındaki bebek resimlerine bakıyordum.. Bunu yapmaya başladığımdan beri binlerce bebek gördüğüme emin olabilirsiniz.. Artık bebek resimleri görmek benim için o kadar sıradan olmuştu ki, çoğu zaman ofiste olduğumu unutup; "Ohaaaaa!! Ne güzel bebeeeek?" benzeri ünlemleri kullandığımın farkında bile olmuyordum.. Ben ne kadar farkında olmasam da çevremdekiler bunların yakın tanığı oldular ve normal olarak artık yaşımın kemale erdiğini, baba olacak yaşa geldiğimi düşünmeye başladılar..
İşte hikayemiz burada başlıyor.. Gerçekten baba olmak istiyor muyum? Ya da isteyecek miyim? Yaşım hakikaten kemal mi? Ya da olacak mı? Bebek resimleriyle bu denli içli dışlı olduğumdan beri takıntı konum bu oldu.. Taktım resmen, sürekli bunu düşünür oldum, kendiminkilerden başlayarak anne-baba olmuş kişilerle tartıştım..
Kafamda en çok tekrarlanan şu; baba olursam eğer, kendimden başka herhangi bir insanı kendimden daha çok düşünmek zorunda kalmayacak mıyım? Bencil olduğunu yeni yeni kabul edebilmiş bir adam için bu sorunun cevabını vermek travmatik oldu: Evet, başka bir insan senin için senden daha önemli olacak..
Acıktı mı?
Uykusu var mı?
Zamanında konuşacak mı, baba diyecek mi?
Hangi okula yazdırayım?
Arkadaşları düzgün insanlar mı?
Sigara içiyor mu, uyuşturucu kullanıyor mu?
Arabayı da aldı, acaba kaza yapar mı?
Eve ne zaman gelecek?
İyi bir üniversiteyi kazanacak mı?
İş bulabilecek mi?
Eşi nasıl biri acaba?
Herhangi bir şeye bağlanmayı sevmeyen, fikirleri, istekleri, hayalleri sürekli değişen biri için bu soruların cevabını düşünmek zorunda kalmak biraz fazla değil mi?
"-Seni çok sevdim küçük, sana oğlum diyebilir miyim?
+Anneeeeee, şurda bi deli vaaaaarr!!"
İşte hikayemiz burada başlıyor.. Gerçekten baba olmak istiyor muyum? Ya da isteyecek miyim? Yaşım hakikaten kemal mi? Ya da olacak mı? Bebek resimleriyle bu denli içli dışlı olduğumdan beri takıntı konum bu oldu.. Taktım resmen, sürekli bunu düşünür oldum, kendiminkilerden başlayarak anne-baba olmuş kişilerle tartıştım..
Kafamda en çok tekrarlanan şu; baba olursam eğer, kendimden başka herhangi bir insanı kendimden daha çok düşünmek zorunda kalmayacak mıyım? Bencil olduğunu yeni yeni kabul edebilmiş bir adam için bu sorunun cevabını vermek travmatik oldu: Evet, başka bir insan senin için senden daha önemli olacak..
Acıktı mı?
Uykusu var mı?
Zamanında konuşacak mı, baba diyecek mi?
Hangi okula yazdırayım?
Arkadaşları düzgün insanlar mı?
Sigara içiyor mu, uyuşturucu kullanıyor mu?
Arabayı da aldı, acaba kaza yapar mı?
Eve ne zaman gelecek?
İyi bir üniversiteyi kazanacak mı?
İş bulabilecek mi?
Eşi nasıl biri acaba?
Herhangi bir şeye bağlanmayı sevmeyen, fikirleri, istekleri, hayalleri sürekli değişen biri için bu soruların cevabını düşünmek zorunda kalmak biraz fazla değil mi?
"-Seni çok sevdim küçük, sana oğlum diyebilir miyim?
+Anneeeeee, şurda bi deli vaaaaarr!!"
21 Haziran 2010 Pazartesi
Siz buralarda yabancıları sever misiniz?
Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.. Orası kesin.. Ama hafıza-i veled nisyan ile malul değildir.. Çocuklar hiçbir şeyi unutmazlar.. Ben de unutmadım.. Şudur hikayem:
İlkokul yıllarında inanılmaz bir şiir yazma sevdası peydah olmuştu bana.. Sanki o şiirler bir makineden çıkmış gibi yazıyordum, eğitim haftası, orman günü, kabotaj bayramı, tapu kadastro karnavalı gibi özel gün kutlamalarında eğitim sistemimizin çok sevdiği milli şairlerin eserlerinin ardından benimkiler okunurdu.. O yıllar Bosna Savaşı'nın sonunun geldiği yıllardı, ancak etkileri savaş hala devam ediyormuşcasına sürüyordu.. Bosna için düzenlenen yardım kampanyalarında savaş yıllarından görüntüler kullanılırdı.. 8-9 yaşlarında bir çocuk olarak bu görüntüler inanılmaz etkilerdi beni, hatırlasanıza okula giderken üzerine yaylım ateşi açılan çocuklar olurdu o görüntülerde.. Bunun üzerine çocuk aklım bir şiir yazdı.. Salaklık bende ya, bu şiiri öğretmenle paylaştım.. Beğenmedi tabii ki; "Neden bu kadar karamsarsın?".. Hal bu ki barışın daim olduğu, herkesin bolluk ve huzur içinde yaşadığı mükemmel dünyamızda karamsarlığa ne gerek vardı? Yılmadım ama, içimdeki yazma isteği kaybolmadı, ortaokul sıralarına da taşıdım bu isteği, kompozisyon sınavlarında açık ara fark atardım sınıf arkadaşlarıma, Türkçe ve Tarih dersleri hep paçamı kurtaran dersler olurdu..
İşte o yazma isteği bugüne kadar geldi.. Hayret, her istek bu kadar uzun devam ettirilemez genelde.. Aslında bu isteği, hatta istekten de öte ihtiyacı, Ekşi Sözlük büyük ölçüde tatmin ediyordu, hala da ediyor, ancak kafamın içindeki "blog yazarlığı yapmanın tadı başka olur" fikrini durduramadım.. Kuralsız, formatsız, hayal gücünü sınırlamadan yazabiliyor olmak cazip geldi bana.. Bir yabancıyım henüz bloglar aleminde, umarım bloglar alemi yabancıların hoş karşılanmadığı Vahşi Batı ya da Orta Anadolu kasabalarına benzemiyordur, umarım buralarda yabancılar seviliyordur..
Madem ki bu bir "ilk", o halde bu ilki okuyanlara bundan sonrası için fikir vermek lazım gelir.. Ne yazıyor olacağım burada? Çok kısa ve net bir yanıt vermek istiyorum kendi soruma.. Hayal gücümü.. Sitenin en başına yazdım; "bu blogun bir konusu, bir uzmanlık alanı yoktur".. Kendimi sınırlandırmak istemiyorum, şu konuda yazarım demek istemiyorum.. O gün neyi kurguladıysam kafamın içinde, akşamına gelip onu yazmak istiyorum.. Dilimi sınırlamak istemiyorum ya da üslubumu.. Zaten her insan gibi bir çok şey tarafından çerçeveler içine alınan dünyam, en azından blogumu yazarken çerçevelerin dışına taşsın istiyorum.. Ekşi Sözlük'e yazarken kendimce çok beğendiğim, ama yeterince okunmadığı için yine kendimce dert yandığım yazılarımı buraya da taşımak istiyorum.. Anılarımı yazmak istiyorum, "başıma gelen ilginç hadise"leri..
Ve ne yazarsam yazayım, elbette ki okunmak istiyorum.. Eleştiri almak istiyorum.. Takdir edilmek istiyorum.. Yerilmek istiyorum..
Ben henüz yabancısıyım buraların.. Siz buralarda yabancıları sever misiniz?
İlkokul yıllarında inanılmaz bir şiir yazma sevdası peydah olmuştu bana.. Sanki o şiirler bir makineden çıkmış gibi yazıyordum, eğitim haftası, orman günü, kabotaj bayramı, tapu kadastro karnavalı gibi özel gün kutlamalarında eğitim sistemimizin çok sevdiği milli şairlerin eserlerinin ardından benimkiler okunurdu.. O yıllar Bosna Savaşı'nın sonunun geldiği yıllardı, ancak etkileri savaş hala devam ediyormuşcasına sürüyordu.. Bosna için düzenlenen yardım kampanyalarında savaş yıllarından görüntüler kullanılırdı.. 8-9 yaşlarında bir çocuk olarak bu görüntüler inanılmaz etkilerdi beni, hatırlasanıza okula giderken üzerine yaylım ateşi açılan çocuklar olurdu o görüntülerde.. Bunun üzerine çocuk aklım bir şiir yazdı.. Salaklık bende ya, bu şiiri öğretmenle paylaştım.. Beğenmedi tabii ki; "Neden bu kadar karamsarsın?".. Hal bu ki barışın daim olduğu, herkesin bolluk ve huzur içinde yaşadığı mükemmel dünyamızda karamsarlığa ne gerek vardı? Yılmadım ama, içimdeki yazma isteği kaybolmadı, ortaokul sıralarına da taşıdım bu isteği, kompozisyon sınavlarında açık ara fark atardım sınıf arkadaşlarıma, Türkçe ve Tarih dersleri hep paçamı kurtaran dersler olurdu..
İşte o yazma isteği bugüne kadar geldi.. Hayret, her istek bu kadar uzun devam ettirilemez genelde.. Aslında bu isteği, hatta istekten de öte ihtiyacı, Ekşi Sözlük büyük ölçüde tatmin ediyordu, hala da ediyor, ancak kafamın içindeki "blog yazarlığı yapmanın tadı başka olur" fikrini durduramadım.. Kuralsız, formatsız, hayal gücünü sınırlamadan yazabiliyor olmak cazip geldi bana.. Bir yabancıyım henüz bloglar aleminde, umarım bloglar alemi yabancıların hoş karşılanmadığı Vahşi Batı ya da Orta Anadolu kasabalarına benzemiyordur, umarım buralarda yabancılar seviliyordur..
Madem ki bu bir "ilk", o halde bu ilki okuyanlara bundan sonrası için fikir vermek lazım gelir.. Ne yazıyor olacağım burada? Çok kısa ve net bir yanıt vermek istiyorum kendi soruma.. Hayal gücümü.. Sitenin en başına yazdım; "bu blogun bir konusu, bir uzmanlık alanı yoktur".. Kendimi sınırlandırmak istemiyorum, şu konuda yazarım demek istemiyorum.. O gün neyi kurguladıysam kafamın içinde, akşamına gelip onu yazmak istiyorum.. Dilimi sınırlamak istemiyorum ya da üslubumu.. Zaten her insan gibi bir çok şey tarafından çerçeveler içine alınan dünyam, en azından blogumu yazarken çerçevelerin dışına taşsın istiyorum.. Ekşi Sözlük'e yazarken kendimce çok beğendiğim, ama yeterince okunmadığı için yine kendimce dert yandığım yazılarımı buraya da taşımak istiyorum.. Anılarımı yazmak istiyorum, "başıma gelen ilginç hadise"leri..
Ve ne yazarsam yazayım, elbette ki okunmak istiyorum.. Eleştiri almak istiyorum.. Takdir edilmek istiyorum.. Yerilmek istiyorum..
Ben henüz yabancısıyım buraların.. Siz buralarda yabancıları sever misiniz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)