Orta Avrupa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Orta Avrupa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2010 Pazar

Nasıl backpacker oldum? (Bölüm 10: You guys wanna smoke?)


Krakow'dan ayrılması zor oldu.. Ayaklarımız geriye bakıyordu hostel-istasyon arasındaki yolda.. Hani annesiyle marketi gezerken oyuncak reyonunun önünden hızla geçmek zorunda kalan çocuklar olur ya, bir oyuncak reyonu gibiydi Krakow, biz de annesinin elinden tutmuş çocuklar.. Sırada Prag var.. Sabah çok erken saatlerde vardık Prag'a.. Budapeşte'den sonra yine büyük bir şehirdeyiz.. Öyle ki, hostele ulaşmak için önce şehrin metro ağını çözmemiz gerekiyor.. Biraz sancılı bir süreç oldu hosteli bulmak.. Bulduğumuzda da bir sürpriz karşılıyordu bizi.. Giriş yapabilmemiz için öğleden sonra 2'yi beklememiz gerekiyormuş.. Ne yapalım biz de Prag turu yapar öyle yerleşiriz dedik, attık çantaları emanete.. Tam çantalardan kurtulmuş, çıkmaya hazırlanıyorduk ki Krakow'dan sonra bu hostelde de sabahları kahvaltı ikram ettiklerini öğrendik.. Yüzler güldü tabii ki.. Madem ısrar ettiler, kahvaltıya kalalım, kırmayalım onları diye düşündük..



Kahvaltıdan sonra çıktık hostelden.. Bu kez metro ağıyla işimiz yok, çok sağlam tüyolar aldık Prag ulaşım sistemiyle ilgili.. Hostelin 100 metre ilerisinden tramvaya biniyoruz, direkt tarihi Prag'ın içindeyiz.. Bunu öğrendiğimiz iyi oldu, bu tüyoyla ilerleyince hiç de karışık değilmiş Prag.. Üstelik kimse bilet falan da sormadı bu kadar tramvay kullanımında.. Prag'daki bu ilk gün turumuzda hedef Prag Kalesi ve Katedrali.. Tıpkı Krakow gibi, kale ve katedral yan yana.. Aristokrasi, teokrasi el ele.. Al sana skolastik Avrupa.. Avrupa'ya ne olduysa rönesans, reform, sanayi devrimi üçlüsünden sonra oldu zaten.. Neyse, bu başka bir yazının konusu olsun.. Biz Prag'dan konuşmaya devam edelim.. Kafka'nın, gotik mimarinin şehri.. Kısaca, kuleler şehri Prag.. Kale ve katedrali gezdikten sonra; sadece bir kişinin geçmesine izin veren, bu yüzden biri yürürken karşı tarafta bekleyene kırmızı ışık yanan Avrupa'nın en dar sokağı, Kafka Müzesi, ki kendisi Kafka'nın doğduğu evdir, ve Charles Bridge de gezildi, ilk gündüz turu tamamlandı.. Sırada Prag gece hayatı var.. Prag gece hayatı şöyle özetlenebilir: Erotik gösterilerin yapıldığı kumarhaneler, sizi bunlara çekmeye çalışan, "gel abi, erotik şov var"cı zenciler ve adım başı size sessizce yaklaşan; "you guys wanna smoke? I got good stuff"cılar.. Bunlarla ayak üstü pazarlık çok rahat oluyor, biraz kendine güvenen bir ses tonuyla 1000 Koruna(40 Euro)'dan başlayan pazarlığı 400 Koruna(16 Euro)'ya sonlandırabilirsiniz.. Geceniz hayrolsun.. :)



Ertesi günün hedefi Prag'ın tarihi merkezi.. Kulelerin ortasında kalmış meydanı ve o meydanın üzerinde dikelen saat kulesi.. Saat kulesinin ilginç bir özelliği var: Her saat başı saatin etrafındaki yuvalardan kuklalar çıkıyor ve kulenin çanlarını onlar çalıyorlar.. Dolayısıyla her saat başı kulenin etrafında bir kalabalık toplanıyor, bu "minik" gösteriyi izlemek için.. Kulenin tepesinden Prag manzarasını izlerken bizim bu durumdan haberimiz yoktu.. Bizim için toplanan öfkeli kalabalık zannettik biz o kalabalığı.. Tek amaçlarının kuklaları seyretmek olduğunu fark edince, biz de onların arasına karıştık.. (Yazının altında bu gösteriye dair bir video bulacaksınız, şekil bozukluğu için özür dilerim..)



Prag'daki 3. günde yoldaşımla yollarımız ayrıldı, o Viyana'ya bir arkadaşını ziyarete gidecek, bense yarım gün daha Prag'da kalıp sonrasında rotamın son noktası olan Frankfurt'a gideceğim.. Frankfurt biraz zorunlu bir son durak oldu.. Kürkçü dükkanına, Türkiye'ye bulabildiğim en ucuz uçak oradandı.. Bir günlüğüne Frankfurt'u gezmek için zamanım var, sonrasında dönüş.. Prag'da tek başıma kaldığım yarım günde, diğer şehirlerde de yaptığım gibi ara sokaklar keşfine çıktım.. Bir şehri gerçekten hissedebilmenin tek yolu: Birkaç saatliğine de olsa kendinizi turist olarak görmeyi bırakıp, doğma büyüme oralı gibi hissetmek.. Sonra o da son buldu, ben yine istasyonda, bu sefer Frankfurt treni için...





(Bu bloga eklediğim fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)
10. bölümün sonu...

26 Ağustos 2010 Perşembe

Nasıl backpacker oldum? (Bölüm 9: Bize eşlik eden sanat eserleri!)


Bir gece önce boşaldıkça doldurulan vodka shotlar ve onları ısrarla dolduran sıcak kanlı Polonyalı kardeşlerimiz sağolsun, akşamdan kalma vaziyetimizle bir Krakow sabahına uyandık.. Hostelimizin sabahları kahvaltı ikramı vardı, biz de akşama kadar idare edecek kadar gıdayı depoladık mideye ve vurduk kendimizi sokaklara..

Öncelikle bir noktayı açıklığa kavuşturmak isterim, Polonya çok ilginç bir ülke.. Sanat eserleri sokakta, sizinle birlikte dolaşıyorlar ve genelde beyaz tenli, uzun boylu, mavi gözlü, sıcak kanlı, çok bakımlı oluyorlar.. Krakow'da, etraftaki sanat eserlerine bakmaktan düz yolda yürüyemediğimiz zamanları hatırlar, duygulanırım zaman zaman.. Neyse, bu bahsi kapatalım..



Krakow, gördüğüm ya da gezdiğim şehirler arasında rahatlıkla ilk 5'e oynar.. Muhteşem bir şehir planı.. Tam ortada şehrin tarihi merkezi, onu çevreleyen yemyeşil bir park, bunları saran tertemiz bir şehir.. Bir bakıma Polonya'nın İstanbul'u.. Polonya'nın şu anki en büyük şehri olmasa da, yaklaşık 600 sene Lehlere başkentlik yapmış, sonrasında da kayda değer Yahudi nüfusu ve Auschwitz'e yakınlığı nedeniyle 2. Dünya Savaşı'nın en önemli tanıklarından biri olmuş, kısacası Polonya ve dünya için tarihi önemi oldukça fazla.. Hatta geçtiğimiz aylarda uçak kazasında yaşamını yitiren Polonya devlet büyüklerinin cenaze törenleri Krakow'daki Wawel Katedrali'nde yapıldı, başkent Varşova'da değil.. Wisla nehri, Wawel Kalesi ve Katedrali, yukarıda bahsettiğim sanat eserleri, tarihi meydanı, pazarı, Yahudi gettosu Kazimierz, Schindler fabrikası, tarihi merkezinde dolaşan bisikletli ilkyardım ekipleri ve süslü faytonları, şehri dört baştan ören tramvayları... Hepsi Krakow'u güzelleştiren ayrıntılar..



Krakow'la ilgili daha uzun şeyler yazabilirdim, onun yerine anlattığım diğer şehirlere nazaran daha fazla fotoğraf ekliyorum Krakow'a dair.. Çünkü gerçek bir "anlatılmaz yaşanır" şehri.. Sizi biraz olsun yaşamış hissettirmek istiyorum..






(Bu bloga eklediğim fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)
9. bölümün sonu...

24 Ağustos 2010 Salı

Nasıl backpacker oldum? (Bölüm 8: Arbeit Macht Frei!)


Bu bölüme kadar rotamız üzerindeki her şehre bir bölüm ayırmıştım.. İzninizle sıradaki 2 bölümü tek bir şehre adamak istiyorum.. Bütün bu maceraların sonucunda en büyük aşkı hissettiğim yere geldik artık, Krakow.. Ve Krakow'u uzun uzun anlatmam lazım..

Aslında Krakow'u, tıpkı Budapeşte'de yaptığımız gibi, ikiye ayırdık.. Toplam 2 günümüz olacak.. İlk hisse Krakow yakınlarındaki Oswiecim'e verildi, ikincisi Krakow'a.. Başta Oswiecim kimseye duygu aşılamayan bir kelime, ona duygular katan kelime şu: Auschwitz.. İnsanlığın, şerefin, gururun, namusun birkaç yıllığına rafa kaldırıldığı o lanetli kamplar..



Dileyenler için Krakow'dan turlar var Oswiecim'e.. Ancak biz turlara katılmayı tercih etmedik.. Bizim gibi yaparsanız, Krakow'dan yola çıkıp, yaklaşık 1.5 saatlik bir tren yolculuğu yapmanız gerekiyor Oswiecim için.. Bu küçük şehre vardıktan sonra kamplara da yürüyerek ulaşabiliyorsunuz.. Kamplar diyorum çünkü Auschwitz tek bir kamp değil, ana kamp katliamlara yetmediği için ilave kamplar yapılmış.. Kampı bireysel gezemiyorsunuz, dilinize uygun(Türkçe yok) gruplara katılıyorsunuz ve sizi bir rehber gezdiriyor, bence çok mantıklı bir uygulama.. Ana kampı gezdikten sonra da rehberinizle birlikte bir otobüse binip sonradan inşa edilmiş olsa da daha büyük katliamlara şahitlik yapmış Auschwitz 2 - Birkenau'ya geçiyorsunuz.. Tur, kısa bir belgesel-filmle başlıyor.. "Az sonra görecekleriniz için hazır olun" mesajı veriyorlar, çok da haklılar.. Az sonra göreceklerimiz tüyler ürpertici.. Ana kampta genel olarak koğuşlar ve laboratuvarlar var.. Laboratuvarlar, canlı deneklerin üzerinde deney yapmak için.. Ana kampta koğuşları gezmekle başlıyoruz tura.. Rehberimiz, "Arbeit Macht Frei" tabelasının verdiği mesajı açıklıyor önce.. Türkçesi; "Çalışmak özgür kılar".. Böyle bir tabelanın altından geçilerek giriliyor kampa, çünkü orası bir "çalışma" kampı ve "çalışanlar" çok çalışırlarsa özgür olacaklarını zannetmeliler.. Kampa gelenler ilk önce yaşlarına ve sağlıklarına göre ayrılıyorlar, sağlıklı olanlar "çalışma" kampına, sağlıksız olanlar direkt katliama.. Çünkü onların hayatta kalması (Nazi gözüyle) kaynak israfı.. Sonra, kampa gelenlerin üstü aranıyor, değerli, değersiz bütün eşyalara el konuyor, altın dişler sökülüyor ağızdan.. Değerliler Almanya'ya, Bundesbank'a, değersizler de kendi aralarında ayrıldıktan sonra gerekli yerlere.. Koğuşlarda insanlar saman balyalarının üstünde yatıyorlar, çoğu zaman bir ranzada 3 kişi yatacak şekilde ayarlanmış, kimsenin fazla yer işgal etmesine gerek yok.. Koğuşların olduğu binaların bodrumunda işkence odaları var, hepsi farklı amaçlar için düzenlenmiş.. Kimisi o kadar dar ki içine giren mahkumun oturmasına bile elvermiyor, mahkum 24 saat ayakta, aç ve susuz bekliyor.. Kimisinde mahkum 48 saat tek bir ışık kırıntısı bile görmüyor.. Binaların arasındaki avlularda ölüm duvarları var.. Mahkumlar arkadaşlarının kurşuna dizilişini saniye saniye seyretmek zorunda kalıyorlar.. Gaz odalarına, böcek ilaçlarının hammadesini oluşturan kapsüllerden bırakıyorlar, kapsüller oda sıcaklığında katı halden gaz hale geçiyor ve odadakileri öldürüyor.. Nasıl hastalıklı bir düşüncenin ürünü bütün bunlar?



2. durak Auschwitz-2-Birkenau.. Büyük katliamların yapıldığı yer.. O kadar kalabalık bir haldeymiş ki 2. Dünya Savaşı sırasında, bu kampın içinde kocaman bir tren istasyonu var, sadece mühimmat, mahkum ve asker sevkiyatları için.. Ana kamptan farklı olarak burada her şeyin daha büyüğü var.. Sonradan yapıldığı için kapasite kaygısı ön plana çıkmış.. Bir kamptan ziyade, büyük bir şehir var etmişler burada..

Akıl almaz işkenceler yüzünden, işi tuvalet temizlemek olan insanlar işlerini en çok sevenler olmuşlar, çünkü çok kötü koktukları için askerler onların yanına yaklaşmıyorlarmış.. Ölen insanlardan dahi faydalanmayı o kadar kafasına koymuş ki Nazi zihniyeti, gaz odasına gidenlerin saçlarını kazımışlar, sonra o saçları orduya mat imal ederken kullanmak için.. Öldürdükten sonra, yakmadan önce derilerini yüzmüşler, sonra o derileri orduya postal imal ederken kullanmak için.. Alman disiplini burada da var, her şey nizami dizilmiş..



Savaşı kaybedeceklerini anlayınca yakmaya başlamışlar Birkenau'yu, geride hiç iz bırakmamak adına.. Barakalar ahşaptan olduğu için kolay olmuş işleri, binalardan geriye sadece bacalar kalmış, ahşaptan baca yapmaları imkansız olduğu için.. Sonradan ziyarete açmak için aslına uygun olarak tekrar inşa edilmiş bazı barakalar, eski barakaların yerlerini sadece bacalarından anlayabiliyoruz bugün..



Geldiğimiz trenle Krakow'a geri döndük, anlatılanlardan son derece etkilenmiş olarak.. Hostelin barbekü ve vodka shot gecesiydi tesadüf.. Kötü şeyler işitilen bir günün ardından küçük bir teselli gibiydi.. Bir süre sonra vodka shot işi büyüdü, beynelmilel bir içmeceye dönüştü.. Gece biraz ilerleyince kafası güzel biçimde, bir Fransız, bir Katalan, iki İngiliz ile Avrupa-Türkiye ilişkilerini konuşurken buldum kendimi.. Alkollü gecelerin yegane sohbet konusudur ya memleket kurtarma, biz o gece bütün kıtayı kurtardık.. :)



(Bu bloga eklediğim fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)
8. bölümün sonu...

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Nasıl backpacker oldum? (Bölüm 7: O Buda, Bu da Peşte!)


Saraybosna'da bir büfede sabahladıktan sonra uyku o kadar çekici geliyordu ki Budapeşte yolculuğumuza dair hiçbir şeyi hatırlamıyorum.. Boş bir kompartımana girdik, karşılıklı 3'er koltuktan oluşan 6 kişilik kompartımanı 2 kişi işgal ettik.. Sadece, birkaç saat arayla uyanıp görevlilere bilet gösterdiğimiz anları hatırlıyorum..

Akşama doğru Budapeşte'ye vardık.. Floransa, Venedik, Dubrovnik, Mostar, Saraybosna gibi butik şehirlerden sonra yeniden büyük ve karmaşık bir şehre gelmek ilk başlarda zorladı bizi.. Bu şaşkınlık yüzünden hostele varmamız akşamı buldu.. Ancak bütün gün uyumuş olmanın verdiği dinginlikle Budapeşte turumuza geceden başladık.. Budapeşte'nin İstiklal Caddesi olarak betimlenebilecek bir caddeye gittik, hafta içi olmasından ötürü mekanların fiyatları hiç de fena değildi.. 1 litre bira 3 Euro'ya içilebiliyordu, biz de kaçırmadık..



Budapeşte, aslında Buda ve Peşte olmak üzere, sınırları Tuna nehri ile ayrılan iki şehirden oluşuyormuş 1873'e kadar.. Sonradan iki şehri birleştirip, tek ve büyük bir şehir yaratmaya karar vermişler, ortaya Budapeşte çıkmış.. İyi ki de çıkmış, çok da güzel olmuş.. Bu karar, Tuna nehrini sınır olmaktan çıkarıp, bir şehrin güzelliği haline getirmiş.. İki şehir daha da kaynaşsın diye 3 de güzel köprü kurmuşlar Tuna'nın üzerine.. Köprüleri yaparken de ince düşünmüşler üstelik, "köprüyü yapalım, taşıtlar geçsin yeter" dememişler, "köprüyü yapalım, Tuna daha da güzel olsun" demişler belli ki.. Budapeşte'de 2 günümüz var, düşündük ki adil dağıtalım, ilk gün Buda'nın olsun, 2. gün Peşte'nin.. Buda'da kesinlikle görülmesi gereken bir Buda Kalesi var.. Zaten bu kalenin yanına sonradan bir de saray eklenmiş.. Kısacası Budapeşte aristokrasisinin kalbi Buda Kalesi'nde atıyor.. Kaleye gitmeden önce şehre tepeden bakan özgürlük anıtını ziyaret ettik.. Burası şehre tepeden bir bakış sağladığı için size nerelere gitmeniz konusunda çok iyi fikir veriyor, manzarası da muhteşem.. Tuna'yı üzerindeki 3 yoldaşıyla beraber görebiliyorsunuz.. Buda Kalesi'nde gezimiz erken bitince, günün geri kalanını Buda'dan alıp Peşte'ye vermek icap etti.. Hedefimiz Peşte'deki, inanılmaz güzel Budapeşte Parlamentosu.. Zaten kale ve parlamento birbirleriyle karşılıklı ve Tuna üzerindeki köprüler yaya trafiğine açık, kaleden parlamentoya gitmek zor olmadı o yüzden.. Parlamentonun içini gezmek belli saatlerde, rehber eşliğinde mümkünmüş, bizim şansımız olmadı.. Ama zaten dışı yeterince etkileyiciydi..



İkinci günümüze Peşte'den başlıyoruz.. Opera binası, Kahramanlar Meydanı, Peşte kalesi, Peşte parkı.. Peşte'nin de Buda'dan aşağı kalır yanı yok güzellikte.. Peşte Kalesi diğer taraftaki muadili kadar ünlü ve büyük değil, görünüş olarak çizgi filmlerde gördüğümüz kaleleri andırıyor.. Hayal gücünüz yeterince kuvvetliyse, her an pencereden Rapunzel çıkabilecekmiş gibi bir izlenim yaratıyor insanın üzerinde.. Peşte parkı güzel, büyük ve bakımlı.. Hayvanat bahçesi, çocuk parkı, göleti, basket ve futbol sahaları, yürüyüş alanları ve hatta Budapeşte'nin çok meşhur kaplıcaları.. Böyle bir park, her şehrin şehir olmak için yerine getirmesi gereken bir kriter gibi, insanların güzel vakit geçirmek için ihtiyaç duyduğu şeyler tek bir yerde toplanmış..



2 günü devirdik Buda'da, Peşte'de.. Akşam yine yolculuk var.. Akşam diyorduk oldu akşam, şiirdeki gibi.. İstasyona geldik, yolculuk Krakow'a.. Ancak Krakow'a gidebilmek o kadar riskli bir hale geldi ki yanlış bir hamlede kendimizi Rus gümrük polisine laf anlatırken bulabiliriz.. Zira istasyonda kocaman bir tren var, o trenin vagonları yol üzerindeki istasyonlarda ayrılarak farklı yerlere gidiyor.. Bir kısmı Almanya'ya, bir kısmı Prag'a, bir kısmı St. Petersburg'a, bir kısmı Moskova'ya ve sadece bir tanesi Krakow'a.. Neyse ki o kadar vagon arasından doğru olanı bulmuşuz..



(Bu bloga eklediğim fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)
7. bölümün sonu...

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Nasıl backpacker oldum? (Bölüm 6: Burada uyuyamazsınız!)


Bosna-Hersek'e doğru yolculuk başladı.. Yine ilginç bir yolculuk olacak, Hırvatistan'dan çıkacağız, sonra tekrar Hırvatistan'a gireceğiz, sonra tekrar Hırvatistan'dan çıkacağız.. Öğleye doğru Mostar'a vardık, günlerden pazar.. Planımız öğleye kadar Mostar'ı gezip, makul bir saatte trene atlayıp Saraybosna'ya gitmek ve günün geri kalanında Saraybosna'yı gezmek.. Zaten gerek Mostar, gerek Saraybosna bir günde rahatlıkla gezilebilecek küçüklükte şehirler.. Gelgelelim olaylar hiç de planladığımız gibi gelişmiyor, o gün pazar olduğu için Mostar'dan kalkacak tek tren akşama doğru kalkıyor.. Yani bugün Mostar'dayız, Saraybosna'yı sadece akşam göreceğiz.. Akşam varacağımız Saraybosna'dan sabahın erken saatlerinde kalkan Budapeşte treni ile ayrılacağız.. Bu durumda kalacak bir yere para harcamak çok mantıksız.. Yoldaşıma baktım; "Sabahlar mıyız?" dedim.. "Sabahlarız" dedi.. Program böylelikle şekillenmiş oldu.. Gün boyu Mostar'ı geziyoruz, akşama Saraybosna'ya varıyoruz, sabaha kadar ayakta kalıp Budapeşte trenine atlıyoruz..



Mostar, Bosna-Hersek'in ikinci büyük şehri, ancak Türkiye'de olsa il bile yapılmazdı.. Çok küçük bir yer.. Evlerin duvarlarında kocaman mermi ve patlama izleri, sokaklarda irili ufaklı, misafirlerinin çoğunun taşında 1993 yazan mezarlıklar var.. İnanılmaz iç acıtıcı bir durum.. Biraz yürüdükten sonra meşhur Mostar köprüsünü ve onun altından geçen muhteşem nehri gördük.. O berrak nehrin kenarında Çantaları yere atıp onların üzerinde kahvaltı etmek yorucu geçecek gün için güzel bir başlangıç.. Hep biz çantaları taşıyoruz, biraz da onlar bizi taşısınlar.. Nehrin kenarında soluklandıktan sonra köprüye çıktık.. Köprü ve etrafındaki çarşı Mostar'ın turist bölgesi.. Köprünün girişinde Mostar Diving Club adlı bir yer var, arada bir oradan insanlar çıkıp kendilerini köprüden aşağıya, buz gibi suya bırakıyorlar.. Tıpkı köprü gibi; Osmanlı zamanında yaptırılıp, savaş sonrasında Türkiye tarafından restore edilen bir de tarihi cami var ve köprüye ait en güzel manzara bu caminin avlusundan seyredilebiliyor.. Bu camiye giriş için turistlerden para alınıyor, ancak Bosna-Hersek'te Türkler turist sayılmıyor.. Türkçe konuştuğumuzu fark eden görevli, caminin avlusuna girip manzarayı seyretmek istediğimizi anlayınca bizi içeriye aldı.. Türkiye'nin Mostar'daki Bosna-Hersek Başkonsolosluğu da köprü ve caminin yer aldığı turistik bölgede.. Türkler Bosna'da en çok sevilen millet..



Akşama doğru trene bindik ve tıpkı Hırvatistan'da olduğu gibi çok güzel bir doğanın içinden geçerek başkent Saraybosna'ya vardık.. Pazar akşamıydı ve Müslümanlar için aylardan Ramazan'dı.. İstasyon çevresi hayalet şehir gibiydi.. Merkeze ulaşmak için tarif isteyebileceğimiz kimse yoktu etrafta.. Neyse ki; bizim durumumuzda olan başka insanlar vardı ve onların bazıları Saraybosna'yı biliyordu.. Bu saatte tramvay olacağını söylediler, hep birlikte durağa gittik.. Tramvayla ilerlerken, bir köprünün yanında, bize yardım eden turistlerden biri şöyle dedi bana: "Bak.. Burası Gavrilo Princip'in Avusturya-Macaristan prensini öldürdüğü yer, 1. Dünya Savaşı burada başladı.." Kanım dondu.. Tarihin akışını değiştiren bir köprünün yanından geçiyorduk.. Başçarşı'da tramvaydan indik, gerçekten çok renkli bir çarşı, yine bir Osmanlı yapımı.. Türkiye'deki Osmanlı çarşılarından çok daha iyi korunmuş durumda.. Başçarşının içinde bir lokantada Boşnakların meşhur yemeği Cevabcici'den yedik.. Pidenin içinde, bol soğanla birlikte servis edilen bir köfte türü.. İnanılmaz lezzetliydi, hele ki bütün gün yürümek zorunda kalıp, yemek yemeye fırsatı olmayan bize..



Sabahlamayı umarak geldiğimiz Saraybosna'da daha fazla yapacak bir şeyimiz kalmamıştı, istasyona geri dönüp bir yerlere kıvrılalım dedik.. İstasyonun kapalı olduğu gerçeğiyle yüzleşmek bizim için zor oldu.. 24 saat açık olacağını tahmin ettiğimiz bir büfede birer çay içip sabaha kadar oturmaya karar verdik.. Büfe açıktı açık olmasına ama gecenin ilerleyen saatlerinde, yorgunluktan göz kapaklarımız düştükçe gelip bizi uyarıyorlardı: "Burada uyuyamazsınız!".. Muhtemelen adamlar oraya uyumaya gelen insanlardan bezmişlerdi haklı olarak.. İstasyonun dışında, sote bir yere uyku tulumlarımızı açtık.. Lakin eylül ayının henüz başında, Saraybosna'da gece hava sıcaklığı 10 dereceydi.. Bir süre sonra yoldaşım seslendi: "Uyudun mu?".. Uyumamıştım tabii ki, donuyordum.. "Kalk, büfeye girelim oturalım, yoksa donarak ölürüz burada" dedi.. Büfeye girdik, "burada uyuyamazsınız" uyarısını tekrar duymamak için istasyon açılana kadar gözümüzü kırpmadık..



(Bu bloga eklediğim fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)
6. bölümün sonu...