Biraz beklettim 2. yazıyı, sanırım her şeyden önce bunun için bir özür borçluyum.. Düşündüm ki ilk yazıyla ikincinin arası fazla soğumasın, daha ne soğuyacaksa artık?
Geçen hafta yayınladığım ilk kısım için pek olumlu tepkiler aldığım söylenemez.. Aslında tepkilerin olumsuz olacağını beklemediğimi de söyleyemem.. Empati kurarak söylüyorum; bu blogu yazan kişi değil de okuyan kişi olsaydım ben de çok olumlu yaklaşmayabilirdim ilk etapta.. Ondan da öte, sınırlı sayıda insan tarafından takip edilen bir blog yazarı değil de geniş bir okuyucu kitlesine sahip bir köşe yazarı olsaydım belki de şu anda TCK 301'den yargılanıyordum.. Hayatını Türk'ün zekasını ve namusunu korumaya adamış savcıların kulağına gitmemeyi dileyeyim ve yazıma kaldığım yerden devam edeyim...
Beni genelleme yaptığım için suçlamayın.. Zira pekçokları genelleme yapmayı doğrudan kötülenmesi gereken bir durum olarak algılasa da, ben genellemelerin belli durumlar için oldukça doğru olduğunu varsayıyorum.. Çünkü toplumların, yani "genel"in, her daim ortak noktaları vardır.. Olmasaydı, en basit şekilde ifade edeyim, o bir toplum olamazdı.. Bu yüzdendir ki bütün dünya Almanları disiplinli, Japonları işkolik, İngilizleri centilmen, İskandinavları soğukkanlı, İtalyanları agresif vs. vs. olarak geneller.. Ancak bu disiplinsiz Alman, tembel Japon, sakin İtalyan olmadığı anlamına gelmez.. Çünkü insanların öğrenme yoluyla edinerek ya da doğuştan getirerek taşıdıkları özellikleri eğitimle değişebilir.. Toplumlar, iyi özelliklerini eğitimle sivreltebilir veya kötü özelliklerini köreltebilir.. İyi ve kötü göreceli kavramlar olsa da, kanımca söz konusu toplumsal yaşam olduğunda iyi ve kötü çok da ucu açık kavramlar değiller.. Örneğin, Türkler'deki, benim iddia ettiğim, geri zekalı olma durumu eğitimle üstesinden gelinen bir kavram.. Bunu etrafımızdaki başarı hikayelerinden rahatlıkla gözlemleyebiliriz..
Üzerinde asıl durulması gereken nokta, eğitim kavramından anladıklarımız.. Eğitim dediğimiz şeyin okula gidip gelmek, hatta doktora yapmak olmadığını hepimiz biliyoruzdur sanırım.. Bu ülke karısına şiddet uygulayan profesör görmedi mi? İsim vermeyelim, ama gördü.. Koskoca yazısının bir cümlesini cımbızlayarak Hrant'ı 301. maddeden dava eden savcılar Hukuk Fakültesi mezunu değiller miydi? Tabii ki öyleydi.. Sanırım yeterince uygun örnekler.. Daha önce de okumakla ilgili bir şeyler yazmıştım buraya.. O yazıdan da yola çıkarsak; ne yazık ki Türk insanı eğitimi reddediyor, tedaviyi reddeden bir hasta misali.. Bence asıl tehdit olan budur.. Eğitimi reddetmek, genetik geri zekalılıktan çok daha büyük bir geri zekalılık..
Bu yüzdendir ki; eğitimi, okumayı, öğrenmeyi, araştırmayı reddetmeyen hiç kimse geri zekalı değildir.. Ne bu satırların yazarının, ne de bu satırların okurlarının tam da bu yüzden geri zekalı olduklarına inanmıyorum.. Okumaktan vazgeçmediğimiz sürece genetik mirasımıza fark atabiliriz..
Okumayı bırakmamak dileğiyle..
Not: Bazı sitemler aldım.. Önceki yazıma yorum yapılmış, ancak ben o yorumlara izin vermemişim gibi bir şikayet geldi.. Kesinlikle siteden kaynaklı olduğunu düşünüyorum.. Hakaret içermeyen her yoruma izin vereceğime emin olabilirsiniz..
Nott: Henüz ayak alıştırma döneminde bir blog yazarı olduğum halde insanları blogumdan soğutabilecek konulara çok girdiğimi farkettim.. İsterseniz bir özeleştiri diyebiliriz buna.. Fikirlerine çok değer verdiğim bir arkadaşımla birlikte siyasete bulaştığımız bir blog oluşturma planımız var, belki bundan sonra bu tarz konulara sadece orada değinirim.. Bir süre siyasetten, felsefeden uzak kalıp kuştan, böcekten, güneşten bahsetmeyi planlıyorum.. Uzun süredir yazmak istediğim ancak hiç fırsat bulamadığım "backpacking" maceralarımdan bir yazı dizisi oluşturmak gibi bir fikrim var.. Belki 1-2 öykü denemesi falan da yapabilirim.. Şimdiden haber vereyim.. :)
"Herkese Selam. Farkında olduğum bir şey var ki bu blog sahip olduğu popülerliği seyahat yazılarına borçlu. Sadece Interrail ve seyahatler hakkında bilgi almak için bu sayfayı okuyan arkadaşlar sitenin sağ tarafındaki konu başlıkları arasından Interrail, Seyahat veya Backpacking sözcüklerini tıklayıp direkt o konular hakkındaki yazılarıma ulaşabilirler. Ama gelmişken kısa öykülerimi de okuyun bence :)"
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Temmuz 2010 Salı
25 Haziran 2010 Cuma
"Şeyid"imizin intikamını alıcam!
-Benim bebeğimi neden yarışmaya koymuyorsunuz?
-Bu zamana kadar tıklanan "Beğen"ler boşa mı gitti yani?
-Bence çok saçma, neden illa sizin sayfanızı da beğenmek zorundayız?
Bütün bunlar Facebook'taki bir yarışmadan.. Aslında sorular ve yazımları çok daha içler acısı halde, ben biraz hafiflettim, yazım hatalarını da düzelttim..
Bebek oyuncakları üreten bir marka bir yarışma düzenliyor.. Facebook'taki hayran sayfasına anneler bebeklerinin resimlerini yüklüyorlar, firma yetkilileri resimler kriterlere uyuyorsa onları yarışmaya alıyor, yarışma için oluşturulan albümde en çok kişinin "Beğen" yaptığı resim bu hayran sayfasının profil fotoğrafı oluyor ve bu bebeğe hediyeler gönderiliyor.. Facebook'un uygulaması gereği yarışmaya dahil edilen resimleri beğenmek için öncelikle sayfayı beğenmek gerekiyor, yani bu konuda firma hiçbir şey yapamaz, olay tamamen Facebook'la ilgili.. Yarışmanın şartları da; gönderilen resimde bu markanın oyuncaklarına yer verilmesi, başka bir markanın olmaması, bebeğin adının ve soyadının resmin adı veya resme yorum olarak yazılması.. Her şey açık mı? Evet yanıtını verenlere şöyle söyleyeyim; firmanın yetkilileri yarışma başladığı günden beri yukarıdakine benzer onlarca soruyla uğraşıyorlar, sizler için her şey açık çünkü yazdıklarımı okudunuz, peki ama okumasaydınız? Tıpkı bu yarışmaya bebeğini dahil etmek isteyen yüzlerce annenin yaptığı, pardon yapmadığı gibi.. Tek yapmaları gereken gayet açık, net, kolay anlaşılır olan yarışma kurallarını okumak.. Ama ne yazık ki, okurken fenalık geçiren bir toplumun fertleri onlar, okumaya ne genleri ne de eğitimleri müsait.. "Eğitimleri" derken yanlış anlaşılmak istemem, kimsenin eğitim seviyesini küçümsemek niyetinde değilim, kastettiğim şey bütün bir toplum olarak aldığımız eğitim.. Okumak, araştırmak yerine bize özel hazırlanmış cevabın gelmesini beklemek eğitim sistemimizin en temel yapı taşı değil midir? İşte bu insanlar da aslında çocukluktan beri aldıkları eğitimin gerektirdiği şekilde davranıyorlar.. Kuralları okumak yerine; "Eee nası olüyür şindi bu yarışma?" diye soruyorlar..
Peki bu zamana kadar anlattıklarımın başlıktaki "şeyid"le "intikam"la ne ilgisi var? Facebook muhteşem bir kaynak sosyolojik gözlemler için.. Muazzam örnekler var, üstelik örneklerinizi ekonomik duruma, yaşa, cinsiyete, eğitim durumuna göre ayırmanıza imkan veriyor.. Geçen gün gördüm, öldürmeye çok hevesli bir gencimiz harfiyen şöyle yazmıştı bir fotoğrafın altına: "Askere gider gitmez şeyidimizin intikamını alıcam".. Hal bu ki, Facebook'ta altına yorum yazılacak fotoğraf kovalamayı bırakıp gazete okusaydı, onun "şeyit" değil "şehit" olduğunu görürdü, zira her gün bir şehit haberi okuyoruz..
Bu ülke terörle mücadeleyi, okuma yetisini arada sırada kullanan insanlarla yürütmeye çalışıyor.. Okumaktan sıkılan, bir an önce öldürmek ve ölmek isteyen insanlarla.. Ne yazık ki; kazanmak için can attığı yarışmanın kurallarını bile okumaya üşenen annenin yetiştirdiği çocuk, "şeyid"inin intikamını almak için sabırsızlanan çocuk oluyor en fazla.. Okuyup iyi bir eğitim alarak halkına yardım etmeyi asla aklının ucuna bile getirmeyen çocuk, bir an önce askere gidip vatan için ölmek istiyor.. Ve, ne zaman ki vatanı için ölmeye can atan birilerine denk gelsem, Namık Kemal'in şu sözlerinin önünde ayağa kalkar ve karşısında saygıyla eğilirim:
"Vatan için ölmek de var,
Lakin borcun yaşamaktır.."
-Bu zamana kadar tıklanan "Beğen"ler boşa mı gitti yani?
-Bence çok saçma, neden illa sizin sayfanızı da beğenmek zorundayız?
Bütün bunlar Facebook'taki bir yarışmadan.. Aslında sorular ve yazımları çok daha içler acısı halde, ben biraz hafiflettim, yazım hatalarını da düzelttim..
Bebek oyuncakları üreten bir marka bir yarışma düzenliyor.. Facebook'taki hayran sayfasına anneler bebeklerinin resimlerini yüklüyorlar, firma yetkilileri resimler kriterlere uyuyorsa onları yarışmaya alıyor, yarışma için oluşturulan albümde en çok kişinin "Beğen" yaptığı resim bu hayran sayfasının profil fotoğrafı oluyor ve bu bebeğe hediyeler gönderiliyor.. Facebook'un uygulaması gereği yarışmaya dahil edilen resimleri beğenmek için öncelikle sayfayı beğenmek gerekiyor, yani bu konuda firma hiçbir şey yapamaz, olay tamamen Facebook'la ilgili.. Yarışmanın şartları da; gönderilen resimde bu markanın oyuncaklarına yer verilmesi, başka bir markanın olmaması, bebeğin adının ve soyadının resmin adı veya resme yorum olarak yazılması.. Her şey açık mı? Evet yanıtını verenlere şöyle söyleyeyim; firmanın yetkilileri yarışma başladığı günden beri yukarıdakine benzer onlarca soruyla uğraşıyorlar, sizler için her şey açık çünkü yazdıklarımı okudunuz, peki ama okumasaydınız? Tıpkı bu yarışmaya bebeğini dahil etmek isteyen yüzlerce annenin yaptığı, pardon yapmadığı gibi.. Tek yapmaları gereken gayet açık, net, kolay anlaşılır olan yarışma kurallarını okumak.. Ama ne yazık ki, okurken fenalık geçiren bir toplumun fertleri onlar, okumaya ne genleri ne de eğitimleri müsait.. "Eğitimleri" derken yanlış anlaşılmak istemem, kimsenin eğitim seviyesini küçümsemek niyetinde değilim, kastettiğim şey bütün bir toplum olarak aldığımız eğitim.. Okumak, araştırmak yerine bize özel hazırlanmış cevabın gelmesini beklemek eğitim sistemimizin en temel yapı taşı değil midir? İşte bu insanlar da aslında çocukluktan beri aldıkları eğitimin gerektirdiği şekilde davranıyorlar.. Kuralları okumak yerine; "Eee nası olüyür şindi bu yarışma?" diye soruyorlar..
Peki bu zamana kadar anlattıklarımın başlıktaki "şeyid"le "intikam"la ne ilgisi var? Facebook muhteşem bir kaynak sosyolojik gözlemler için.. Muazzam örnekler var, üstelik örneklerinizi ekonomik duruma, yaşa, cinsiyete, eğitim durumuna göre ayırmanıza imkan veriyor.. Geçen gün gördüm, öldürmeye çok hevesli bir gencimiz harfiyen şöyle yazmıştı bir fotoğrafın altına: "Askere gider gitmez şeyidimizin intikamını alıcam".. Hal bu ki, Facebook'ta altına yorum yazılacak fotoğraf kovalamayı bırakıp gazete okusaydı, onun "şeyit" değil "şehit" olduğunu görürdü, zira her gün bir şehit haberi okuyoruz..
Bu ülke terörle mücadeleyi, okuma yetisini arada sırada kullanan insanlarla yürütmeye çalışıyor.. Okumaktan sıkılan, bir an önce öldürmek ve ölmek isteyen insanlarla.. Ne yazık ki; kazanmak için can attığı yarışmanın kurallarını bile okumaya üşenen annenin yetiştirdiği çocuk, "şeyid"inin intikamını almak için sabırsızlanan çocuk oluyor en fazla.. Okuyup iyi bir eğitim alarak halkına yardım etmeyi asla aklının ucuna bile getirmeyen çocuk, bir an önce askere gidip vatan için ölmek istiyor.. Ve, ne zaman ki vatanı için ölmeye can atan birilerine denk gelsem, Namık Kemal'in şu sözlerinin önünde ayağa kalkar ve karşısında saygıyla eğilirim:
"Vatan için ölmek de var,
Lakin borcun yaşamaktır.."
21 Haziran 2010 Pazartesi
Siz buralarda yabancıları sever misiniz?
Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.. Orası kesin.. Ama hafıza-i veled nisyan ile malul değildir.. Çocuklar hiçbir şeyi unutmazlar.. Ben de unutmadım.. Şudur hikayem:
İlkokul yıllarında inanılmaz bir şiir yazma sevdası peydah olmuştu bana.. Sanki o şiirler bir makineden çıkmış gibi yazıyordum, eğitim haftası, orman günü, kabotaj bayramı, tapu kadastro karnavalı gibi özel gün kutlamalarında eğitim sistemimizin çok sevdiği milli şairlerin eserlerinin ardından benimkiler okunurdu.. O yıllar Bosna Savaşı'nın sonunun geldiği yıllardı, ancak etkileri savaş hala devam ediyormuşcasına sürüyordu.. Bosna için düzenlenen yardım kampanyalarında savaş yıllarından görüntüler kullanılırdı.. 8-9 yaşlarında bir çocuk olarak bu görüntüler inanılmaz etkilerdi beni, hatırlasanıza okula giderken üzerine yaylım ateşi açılan çocuklar olurdu o görüntülerde.. Bunun üzerine çocuk aklım bir şiir yazdı.. Salaklık bende ya, bu şiiri öğretmenle paylaştım.. Beğenmedi tabii ki; "Neden bu kadar karamsarsın?".. Hal bu ki barışın daim olduğu, herkesin bolluk ve huzur içinde yaşadığı mükemmel dünyamızda karamsarlığa ne gerek vardı? Yılmadım ama, içimdeki yazma isteği kaybolmadı, ortaokul sıralarına da taşıdım bu isteği, kompozisyon sınavlarında açık ara fark atardım sınıf arkadaşlarıma, Türkçe ve Tarih dersleri hep paçamı kurtaran dersler olurdu..
İşte o yazma isteği bugüne kadar geldi.. Hayret, her istek bu kadar uzun devam ettirilemez genelde.. Aslında bu isteği, hatta istekten de öte ihtiyacı, Ekşi Sözlük büyük ölçüde tatmin ediyordu, hala da ediyor, ancak kafamın içindeki "blog yazarlığı yapmanın tadı başka olur" fikrini durduramadım.. Kuralsız, formatsız, hayal gücünü sınırlamadan yazabiliyor olmak cazip geldi bana.. Bir yabancıyım henüz bloglar aleminde, umarım bloglar alemi yabancıların hoş karşılanmadığı Vahşi Batı ya da Orta Anadolu kasabalarına benzemiyordur, umarım buralarda yabancılar seviliyordur..
Madem ki bu bir "ilk", o halde bu ilki okuyanlara bundan sonrası için fikir vermek lazım gelir.. Ne yazıyor olacağım burada? Çok kısa ve net bir yanıt vermek istiyorum kendi soruma.. Hayal gücümü.. Sitenin en başına yazdım; "bu blogun bir konusu, bir uzmanlık alanı yoktur".. Kendimi sınırlandırmak istemiyorum, şu konuda yazarım demek istemiyorum.. O gün neyi kurguladıysam kafamın içinde, akşamına gelip onu yazmak istiyorum.. Dilimi sınırlamak istemiyorum ya da üslubumu.. Zaten her insan gibi bir çok şey tarafından çerçeveler içine alınan dünyam, en azından blogumu yazarken çerçevelerin dışına taşsın istiyorum.. Ekşi Sözlük'e yazarken kendimce çok beğendiğim, ama yeterince okunmadığı için yine kendimce dert yandığım yazılarımı buraya da taşımak istiyorum.. Anılarımı yazmak istiyorum, "başıma gelen ilginç hadise"leri..
Ve ne yazarsam yazayım, elbette ki okunmak istiyorum.. Eleştiri almak istiyorum.. Takdir edilmek istiyorum.. Yerilmek istiyorum..
Ben henüz yabancısıyım buraların.. Siz buralarda yabancıları sever misiniz?
İlkokul yıllarında inanılmaz bir şiir yazma sevdası peydah olmuştu bana.. Sanki o şiirler bir makineden çıkmış gibi yazıyordum, eğitim haftası, orman günü, kabotaj bayramı, tapu kadastro karnavalı gibi özel gün kutlamalarında eğitim sistemimizin çok sevdiği milli şairlerin eserlerinin ardından benimkiler okunurdu.. O yıllar Bosna Savaşı'nın sonunun geldiği yıllardı, ancak etkileri savaş hala devam ediyormuşcasına sürüyordu.. Bosna için düzenlenen yardım kampanyalarında savaş yıllarından görüntüler kullanılırdı.. 8-9 yaşlarında bir çocuk olarak bu görüntüler inanılmaz etkilerdi beni, hatırlasanıza okula giderken üzerine yaylım ateşi açılan çocuklar olurdu o görüntülerde.. Bunun üzerine çocuk aklım bir şiir yazdı.. Salaklık bende ya, bu şiiri öğretmenle paylaştım.. Beğenmedi tabii ki; "Neden bu kadar karamsarsın?".. Hal bu ki barışın daim olduğu, herkesin bolluk ve huzur içinde yaşadığı mükemmel dünyamızda karamsarlığa ne gerek vardı? Yılmadım ama, içimdeki yazma isteği kaybolmadı, ortaokul sıralarına da taşıdım bu isteği, kompozisyon sınavlarında açık ara fark atardım sınıf arkadaşlarıma, Türkçe ve Tarih dersleri hep paçamı kurtaran dersler olurdu..
İşte o yazma isteği bugüne kadar geldi.. Hayret, her istek bu kadar uzun devam ettirilemez genelde.. Aslında bu isteği, hatta istekten de öte ihtiyacı, Ekşi Sözlük büyük ölçüde tatmin ediyordu, hala da ediyor, ancak kafamın içindeki "blog yazarlığı yapmanın tadı başka olur" fikrini durduramadım.. Kuralsız, formatsız, hayal gücünü sınırlamadan yazabiliyor olmak cazip geldi bana.. Bir yabancıyım henüz bloglar aleminde, umarım bloglar alemi yabancıların hoş karşılanmadığı Vahşi Batı ya da Orta Anadolu kasabalarına benzemiyordur, umarım buralarda yabancılar seviliyordur..
Madem ki bu bir "ilk", o halde bu ilki okuyanlara bundan sonrası için fikir vermek lazım gelir.. Ne yazıyor olacağım burada? Çok kısa ve net bir yanıt vermek istiyorum kendi soruma.. Hayal gücümü.. Sitenin en başına yazdım; "bu blogun bir konusu, bir uzmanlık alanı yoktur".. Kendimi sınırlandırmak istemiyorum, şu konuda yazarım demek istemiyorum.. O gün neyi kurguladıysam kafamın içinde, akşamına gelip onu yazmak istiyorum.. Dilimi sınırlamak istemiyorum ya da üslubumu.. Zaten her insan gibi bir çok şey tarafından çerçeveler içine alınan dünyam, en azından blogumu yazarken çerçevelerin dışına taşsın istiyorum.. Ekşi Sözlük'e yazarken kendimce çok beğendiğim, ama yeterince okunmadığı için yine kendimce dert yandığım yazılarımı buraya da taşımak istiyorum.. Anılarımı yazmak istiyorum, "başıma gelen ilginç hadise"leri..
Ve ne yazarsam yazayım, elbette ki okunmak istiyorum.. Eleştiri almak istiyorum.. Takdir edilmek istiyorum.. Yerilmek istiyorum..
Ben henüz yabancısıyım buraların.. Siz buralarda yabancıları sever misiniz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)