seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2014 Salı

Ceketsiz çıkılan seyahat (Final - Bangkok)

Siem Reap'ten Bangkok'a otobüs bileti aldık. Bu şehirler arası ulaşım işleri Güney Asya'da o kadar karmaşık ki aldığınız otobüs bileti asla tek bir otobüs bileti olmuyor. Siem Reap'ten Bangkok'a giderken de aynı şey oldu. Gelip otelden bizi bir tuk tuk aldı, o tuk tukla otobüsün kalktığı yere gittik, yolda otobüsümüz bozulunca sınıra kadar başka bir otobüse bindik, sınırı yürüyerek geçtikten sonra üstü açık bir kamyonetle minibüsümüzün kalkacağı yere götürüldük ve nihayet Bangkok'a kadar gidecek olan minibüsümüze bindik. Otobüsteki diğer turistler otobüsün aslında bozulmadığını, şoförün sınırın çalışma saatini beklemek için böyle bir numara yaptığını söylediler. Olmayacak şey değil...



Normalde çok daha kısa sürebilecek, biraz çileli ama bolca manzaralı bir kara yolculuğunun ardından Bangkok'a ikinci kez ve bu sefer dört gün kalmak için ayak bastık. Şansımıza minibüslerin yolcu bırakma yeri Bangkok'un meşhur Khao San (Kasan) bölgesiymiş. Bizim otelimizin bulunduğu bölge yani... Odamıza yerleştikten sonra direkt kendimizi yollara vurduk. Koca Bangkok'ta daha ilk saatlerimiz ve açıkçası hiç de planımız yok. Serseri mayın gibi dolanıyoruz ortalıkta. Derken karşımıza bir adam çıktı. Kimsiniz, necisiniz falan dedikten sonra oradaki tuk tukçulardan bir harita istedi. Harita üzerinde bir yerler gösterip oralara gitmemizi söyledi ve ağzındaki baklayı çıkardı; "sonra da şuraya gidin ve mutlaka alışveriş yapın, gerçekten çok iyi fiyat verirler!" Tuk tukçulardan birini çağırdı, "bu arkadaş sizi 30 Baht'a (2 TL) götürsün oraya" dedi. Sonra da ekledi: "300 değil, 30 Baht!" Böyle bir ekleme yapma ihtiyacı hissetti çünkü gerçekten de 30 Baht hiçbir tuk tukçunun öldüm desen kabul etmeyeceği bir miktar. İşin aslına tuk tukçuya alışveriş yapmak istemediğimizi söylediğimizde uyandık. Adam bize "gidin mağazada 10 dakika takılın, ben de mazot kuponumu alayım" dedi. Baştan söylesene! Meğer Bangkok'ta bu tarz yerlerin adamları şehrin turistik bölgelerinde dolaşıp bizim gibi amaçsız gezen turistleri avlıyormuş. Sonra tuk tukçuya "hadi bunları 30 Baht'a gezdir" deyip o mağazalara yolluyormuş. Mağaza da karşılığında tuk tukçuya mazot kuponu veriyormuş... Bu ayrıntıları da şehrin resmi turist bürolarından birinde aldık. Bu bürolarda gerçekten çok yardımcı oluyorlar, büfelerde parayla satılan şehir haritalarını ücretsiz dağıtıyorlar, nereleri gezmeniz gerektiği konusunda tavsiyeler veriyorlar ve nelere dikkat etmeniz gerektiğini anlatıyorlar. Mesela anlattığım tarzda adamlara... Ve diyorlar ki "sakın ola turist büroları haricinde verilen bilgilere inanmayın!"

Ne dediğini ertesi gün daha iyi anladık. Bangkok'un en görülesi yerlerinden biri olan Kraliyet Sarayı ve Tapınağı'na girmek üzereyken bir adam önümüzü kesti, "bugün sabahtan ayin var, saray ve tapınak öğleden sonraya kadar turistlere kapalı, gidin önce nehir turu yapın, saraya öğleden sonra gelin!" diye uzun uzun anlattı. Tabii ki biz bunun nehir turu lobisinin bir oyunu olduğunu daha adam sözünü bitirmeden anladık. Zira turist bürosu da böyle şeyler yapıldığına dair bizi uyarmıştı. 

Şimdi... Bu kadar uyarı yeter. Bu tarz üçkağıtçılar Bangkok'un cezbediciliğine gölge düşürmemeli. Bangkok'un nasıl bir şehir olduğuna gelelim. Her şeyden önce Bangkok'u, Avrupa'nın açık hava müzesi niteliğindeki tarihi şehirleriyle karşılaştırmamak lazım. Bangkok tarihi bir şehir değil. Size büyüleyici tarihi eserler sunmak gibi bir iddiası yok. Onun yerine Avrupa'da kolay kolay bulamadığınız hareket, gençlik, güler yüzlü insanlar, cıvıl cıvıl çarşılar, şahane yemekler var. Bangkok'un iddialı olduğu alan bu. İddiası güçlü mü? Oldukça... Ama illa ki birkaç simgeleşmiş yer adı vermek gerekirse:

Kraliyet Sarayı ve Tapınağı (Grand Palace ve Wat Phra Kaew, Taylandlılar için en kutsal tapınak)
Wat Pho (En büyük tapınaklardan biri ve 46 metrelik "Uzanmış Buddha" heykeli)
Wat Arun (Aşağıdaki resim buraya ait)
Chatuchak Hafta Sonu Pazarı (Evet, sadece hafta sonu açık)


Bu yerleri görmek dışında yapmanız gerekenler de oldukça fazla tabii ki:
-Mesela pek çok turiste önerildiği gibi Bangkok'un meşhur çatı barlarından birine çıkıp bir şeyler içip aşağıdaki ışıl ışıl Bangkok'u seyredebilirsiniz. Yalnız bu tarz yerler Bangkok'un diğer mekanlarından fiyat olarak epey ayrılıyor, giderken yanınıza bolca Baht almayı unutmayın...
-Bunun haricinde Bangkok da son yıllarda bütün gelişen ekonomilerin kaderi olan betonlaşma ve avm'leşmeden nasibini iyi aldığı için bu tarz yerleri gezmek isteyebilirsiniz. Bir kere o iklimde klimalı bir alana girmek zaten resmen çölde vaha bulmakla eş değer. Böyle bir şey yapmak isterseniz benim önerim Siam Center adındaki devasa avm. Gittikçe zenginleşen Thai orta sınıfını çılgınca para harcarken seyretmek aslında zevkli bir turist aktivitesi.
-Ondan sonra mesela bir Bangkokluyla buluşun. Biz de Couchsurfing'den tanıştığımız Bangkok beyaz yakalısı bacımız Thip'le buluştuk. Onun sayesinde turistik Bangkok'un dışına çıkıp birkaç saatliğine gerçek bir Bangkoklu gibi yaşadık, gerçek Bangkok'un sokaklarında yürüdük. Tek kişilik motosiklet taksiye bindik mesela. Ve tabii ki Bangkok'ta yediğimiz en güzel yemeği de onun sayesinde, hiç turistik olmayan bir yerde(oradaki tek turist bizdik) yedik.
-Ve tabii ki nehir turu da yapın... Ama nehir turu lobisine kanmayın. Nasıl ki İstanbul'da İstanbul halkı gündelik yaşamın bir parçası olarak vapura binip Boğaz turunun kralını "Boğaz Turu" adındaki şaklabanlıkların onda biri fiyatına yapıyorsa, orada da yerli halkla birlikte toplu taşıma amaçlı kullanılan teknelerden biriyle nehir turunu sadece 1 TL'ye yapabilirsiniz. Bu toplu taşıma teknelerinin daha turistik olanları da 2.5 TL gibi bir fiyata götürüyor sizi, o da güzel. Özel turlar yapan ufak kayıklardan aman ha uzak durun. Hangi teknenin ne olduğunu ve hangi hatta gittiğini de teknenin arkasındaki bayrağın renginden anlıyorsunuz. Turuncu bayrak, haritada turuncuyla gösterilen hatta ilerliyor mesela.

Herkesin tabii ki kendine göre zevkleri ve bu zevklerin etrafında şekillenen seyahat anlayışı vardır. Benim seyahat anlayışım; gittiğim yerde bol bol yerli halkın arasına karışmak ve turistlere yönelik zırvalardan uzak durmaktır, haritayı kapatıp rastgele girilen sokaklarda kaybolmaktır, çileli ama manzaralı yolculuklar yapmaktır. Bu seride yazdığım beş yazıyı okuduktan sonra anlıyorum ki Tayland-Kamboçya maceramız da tam benim istediğim ve beklediğim gibi bir seyahat olmuş. Toplamda 18 gün sürdü. Bence oldukça yeterliydi. Tekrar gider miyim? Dünyada görülecek o kadar çok yer var ki, aynı yere geri döner miyim emin değilim. Ama karşıma bir fırsatı çıksa kesinlikle koşa koşa giderim. Herkese de aynısını yapmayı içtenlikle tavsiye ederim.

*Fotoğraflar bana aittir.

Ceketsiz çıkılan seyahat (Bölüm 4 - Siem Reap)



Kamboçya sınırından Siem Reap'e geldiğimiz daha ilk dakika, Kamboçya turizminin genel seyriyle ilgili çok bariz bir ipucu bizi bekliyordu: Kamboçya'da her şey turistler, daha doğrusu turistleri kazıklamak için...

Taksici, önceden rezervasyon yaptırdığımız otelin adresini kendisine gösterdiğimiz halde, bizi otel yerine bir grup tuk tukçunun hazır beklediği bir alana götürdü. Bizi bir kenara, taksi ücretini paylaştığımız Amerikalı çifti bir kenara çektiler. Otelimiz olup olmadığını soruyorlar, eğer yoksa anlaşmalı oldukları otele götürüp paylarını alacaklar. O Amerikalı çifte ne olduğu muamma... Çünkü Siem Reap yolundayken bize otelleri olmadığını söylemişlerdi. Bizse sonradan çok isabetli olduğunun farkına vardığımız bir kararla gitmeden önce rezervasyon yaptırmıştık. Böyle olunca bize otel bulma konusunda baskı yapma şansları kalmadı. Yine de ücretsiz olarak bizi otele bırakmayı teklif ettiler. Ücretsiz olması iyiydi de, bakalım altından ne çıkacak diye beklemeye başladık. Etrafımızı saran tuk tukçulardan biri eşyalarımızı taksinin bagajından alıp bir tuk tuka koydu. Tuk tukçu yerine geçti, tuk tukun bir tarafındaki koltuğa biz yerleştik, karşımızdaki koltuğa da rehber olduğunu iddia eden bir adam oturdu. Bizi taksiden indirdikleri alandan otelimize kadar bize Angkor Wat turu satmaya çalıştılar. Tuk tukun günlüğü 15 dolarmış, rehberin günlüğü 20 dolarmış... 35 dolar size uygun gelmiş olabilir ama Kamboçya için çok büyük para. Zaten mesele sadece para da değil... 60 saattir yoldayız, açız, susuzuz, uykusuzuz, geldiğimiz yer hakkında henüz hiçbir fikrimiz yok. Yani o anda karar vermek istemiyoruz. Biz "kararı yarın sabah vereceğiz" dedikçe rehber olduğunu iddia eden arkadaş bize veriyor ısrarı, veriyor ısrarı... Nihayet otele vardık, adam aldı bizim bavulları otele giriyor. "Sen nereye?" dedim, resepsiyondan otel odanızı öğreneceğim, yarın sabah kararınızı öğrenmeye geleceğim diyor. Tepem fena attı. Tanımadığım adama hangi otelde, hangi odada kaldığımı söylemek istediğimi sanmıyorum. Dedim ki ben sana tuk tuk ücretini vereyim, sen beni rahat bırak, istemiyorum senden ücretsiz tuk tuk kıyağı, almayacağım senden Angkor Wat turu falan. Gelelim varan 2'ye... Tuk tuk için 5 dolar ödeyecekmişim. Kamboçya gibi yerde dünyanın parası, o paraya bütün gün karnını doyurursun biraz tasarruflu davranırsan. 2 dolar verip kendimizi otele attık... Neyse ki bütün Kamboçyalılar turist dolandırma sektörüyle iştigal etmiyorlar. Bu sektörün dışında kalan Kamboçyalılar aşırı kibar, misafirperver ve yardımsever insanlar.

Otele ilk yerleştiğimiz anki psikolojimizden geçen bölümde bahsetmiştim. Hemen ertesi sabahı anlatmaya geçiyorum o yüzden...

Karnımız tok, altımız kuru olunca ve uykumuzu da iyice alınca bize bir keşfetme gayreti geldi. Boşverelim tuk tukunu da rehberini de dedik ve otelin anlaştığı bir esnaftan bisiklet kiraladık. Üstelik burada da otel bir kıyak yaptı, arkasında herhangi bir sinsi beklenti olmadan, bisikletleri bize ücretsiz verdi. Yaptığımız çoğu plan gibi bisiklet kiralamak da harika bir plandı. Bir kere Siem Reap son derece düz bir şehir, bisikletle gezerken vites değiştirmeniz bile gerekmiyor. Ve de tuk tukun aksine üstü açık, etrafınızı seyretme imkanınız sınırsız! Siem Reap'e gidenlere kesinlikle öneririm, ancak havanın kimi zaman bayıltıcı derecede sıcak, kimi zaman da şakır şakır muson yağmurlu olduğunu göz önünde bulundurmakta fayda var. Güneş kremi, bol bol içme suyu, geniş bir şapka ve duruma göre yağmurluk o coğrafyada sizin en yakın arkadaşlarınız.

Bisikletleri altımıza çeker çekmez rotamız tabii ki Angkor Arkeoloji Parkı. Kamboçya'nın en popüler turist noktası, dünyanın da en önemli kültür miraslarından biri. 400 kilometrekarelik yağmur ormanına yayılmış, geneli 10. ve 12. yüzyıllar arasında inşa edilmiş yüzlerce Budist tapınağı, şehir kapıları, saraylar, mezarlar, kütüphaneler... Tabii ki bu 400 kilometrekarenin tamamını gezmek mümkün değil. Parasını verebilenler için helikopter turları var ama tepeden görmek size sadece genel bir fikir verebilir, mutlaka o tapınakların içine girmeniz lazım. Bu tapınakların en büyüğü ve Angkor tanıtımlarında en ön planda olanı da Angkor Wat. Angkor Wat tek başına birkaç saatinizi alıyor. Biz parka 6-7 saat kadar ayırdık ve tabii ki görebildiğimiz şeyler çok sınırlı. Parkın günlük girişi 20 dolar, ancak 3 günlük ve haftalık bilet seçenekleri var ve haliyle günlük fiyat daha ucuza gelmiş oluyor. Peki, haftalık bilet almaya değecek bir yer mi? KESİNLİKLE! 6-7 saatlik gezi, orayı daha da çok merak etmemize yol açtı. Şimdi gitsem haftalık bilet alıp bir hafta gezerim. Bisikletin bize etrafımızı seyrede seyrede gezmemizde çok büyük fayda sağladığını da tekrar belirtsem yeridir. İsteyenler için Siem Reap içindeki acentelerde farklı konseptlerde turlar var. Örneğin benim ilgimi çeken bir tanesi, çok bilinen tapınaklara değil de ormanın içinde saklı kalmış tapınaklara yönelik olan bir turdu. Böyle turlara katılmak da iyi bir fikir olabilir ancak herhangi bir tura bağlı olmadan gezmenin tadı başka...


Ertesi günü Siem Reap'in içini dolaşarak geçirdik. Siem Reap, Kamboçya'nın talihsiz yakın tarihi yüzünden (ilginizi çekiyorsa 70'lerde başlayıp 80'ler boyunca devam eden Kızıl Khmer rejimini araştırabilirsiniz) büyük yıkıma uğramış bir şehir. Bu nedenle şu anda şehir merkezinde görülecek çok enteresan bir şey yok. Nehir üzerindeki köprüleri güzel, çarşıları kalabalık ve cıvıl cıvıl. Angkor'un hatrına çok sayıda turist ağırlayan bir şehir olduğu için şehir merkezi kafe, bar ve restoranlarla dolu ve bu mekanlar da turistlerle dolu. Yerli halkı bu mekanlarda müşteri pozisyonunda hiç görmüyorsunuz. Maalesef onlar ya bu mekanlarda çalışıyorlar ya da bu mekanların önünde kazıklamalık turist avına çıkıyorlar. Ancak tekrar edeyim, Kamboçyalıların hepsi dolandırıcı değil ve geneli çok kibar, yardımsever insanlar...

Siem Reap'ten sonra buraya gelişimizdeki yolu tersinden takip ederek, yine hemen hemen aynı çileleri çekerek dünyanın 2013 verilerine göre en çok turist alan şehri Bangkok'a gittik. Bangkok anlatıldığı kadar var diyerek sizi merakta bırakmayı umuyorum ve o macerayı bir sonraki yazıya bırakıyorum...

*Fotoğraflar bana aittir.

Ceketsiz çıkılan seyahat (Bölüm 3 - Kamboçya'ya doğru...)

Gümrük kapısındaki acentelerde vize 100 ABD Doları...
Taksi 48 dolar...
Angkor Arkeoloji Parkı'na giriş 20 dolar...

Bütün bunları okuduktan sonra gittiğimiz yerin Norveç, İsviçre veya Japonya olduğunu düşünebilirsiniz. Ama aslında orası Kamboçya, dünyanın maalesef en fakir ülkelerinden biri...

Kamboçya'yı anlatmadan önce buraya nasıl geldiğimizi anlatmam lazım, zira o hikaye de Kamboçya'nın kendisi kadar enteresan. Bütün bu enteresanlık, uçak seyahatlerini sevmememden kaynaklandı. Krabi veya Phuket'ten Kamboçya'ya uçmayı tercih edebilirdik. Fakat o zaman yemyeşil yağmur ormanlarının içinden geçemezdik, nehir kenarında küçük bir kulübede aralıksız yağan yağmurun altında uyuyamazdık, sabaha karşı 3'te Bangkok sokaklarını arşınlayamazdık, çeltik tarlalarında çalışan Taylandlı teyzelerle aynı camsız trene binemezdik. Evet, camsız tren...

Railay'den sonraki planımız Khao Sok Milli Parkı'na gitmek ve bu milli parkın içindeki baraj gölünün üstündeki yüzer kulübelerde bir gece kalmaktı. Milli parkı bulmakla ilgili bir sorunumuz olmadı. Çok güzel orman yollarının içinden geçerek milli parkın giriş kapısına ve etraftaki kulübe tipi otellere ulaştık. Ama planlarımız tutmadı. Çünkü göl, bizim tahmin ettiğimizin aksine, milli parkın 60 km. içindeydi, yani yürüyerek ulaşıp bir gece kalıp dönebileceğimiz bir yerde değildi. Bu da daha milli parka girmeden kendimize iki günlük bir tur ayarlama zorunluluğu doğurdu. Yani fazladan masraf... Yani fazladan gün kaybı... İşin masraf boyutunu bir yana koyalım, çünkü zaten bu tarz masrafları önceden göze almıştık. Ama önceden planladığımızdan fazla Khao Sok'ta kalacak olmak, seyahatin geri kalanındaki planlarımızın sarkmasına neden olacaktı. İşte bu yüzden Khao Sok Milli Parkı'nı bir duraklama noktası olarak kullandık ve sabah Kamboçya macerasına atılmak üzere geceyi orada geçirdik. Ve tabii ki bütün gece yağmur yağdı. Hatta bir ara, acaba bu kadar yağmura, tam altımızdan akan nehir taşar da sele kapılır mıyız diye düşünmedim değil. Neyse ki olmadı...

Sabah erkenden kalktık bir pickup kamyonetle Khao Sok yakınındaki minibüs durağına geldik. Oradan bir minivan bizi aldı ve o bölgedeki en büyük yerleşim olan Surat Thani'ye götürdü. Surat Thani'den otobüse binip 10 saatlik bir yolculuğun ardından Bangkok'a geldik. Bu otobüsün hemen hemen tam yatan koltukları olduğunu ve oldukça rahat bir otobüs yolculuğu geçirdiğimizi belirtmeliyim. Bangkok'ta hemen tren istasyonuna gittik. Ancak vardığımızda akşam 10 civarıydı ve tren sabah 6'daydı. Tren garı gece 11'de kapanıyor ve sabah 4'te açılıyordu. Yani garda sabahlama şansımız yoktu, saat 4'e kadar bir şekilde zaman geçirmeliydik. Eşyalarımızı gardaki emanetçiye bırakıp Bangkok'un çılgın bölgesi Khao San(Kasan)'a gittik. Niyetimiz sabah 4'e kadar bir yerlerde, bir şekilde vakit öldürmekti. Zaten Bangkok 24 saat canlı bir şehir, gece vakit geçirecek bir yer bulmak zor değil. Ancak biz barlarda sürünmek için ruhen fazla yaşlıyız galiba ki onun yerine farklı bir çözüm bulduk. O bölgede bir otelle anlaştık, biz iki gün Kamboçya'ya gidip geleceğiz, döndükten sonra burada kalalım, parasını da şimdiden ödeyelim siz de bizi gece vakti Bangkok sokaklarında kurda kuşa yem etmeyin, biz şurada lobide kıvrılır otururuz dedik. Sağ olsun, dindar budist resepsiyonist abimiz bizi kırmadı, saat 4'e kadar orada oturmamıza izin verdi.

İş tabii burada bitmiyor. Hatta belki yeni başlıyor... Saat 4'te gara gittik, neyse ki Kamboçya sınırına gidecek olan camsız trenimiz saat 6'da hareket edecek olmasına rağmen perona gelmiş bekliyordu da biz direkt içine girip uyumaya başladık. Israrla camsız tren diyorum çünkü bu trenin gerçekten pencere camları yoktu. Tren hareket ettiği sürece püfür püfür gidiyorsunuz. Kamboçya sınırına gidecek tren diyorum, çünkü Kamboçya'nın içinde demir yolu ağı yok. Sınırdaki Aranyaprathet kasabasına trenle gidiyorsunuz, buradaki istasyondan sınır kapısına tuk tukla veya tek kişiyseniz motosiklet taksiyle gidiyorsunuz. Burada şuna dikkat etmeniz çok önemli, anlaştığınız tuk tukçular sizi genellikle sınırın Tayland tarafındaki acentelere götürüyorlar. Burada Kamboçya vizesi 100 dolar! Bunlara kibarca, kavga etmeden "hayır, biz zaten vizemizi internetten aldık" diyorsunuz ve sessizce Tayland kapısından çıkıp Kamboçya sınır kapısına yürüyorsunuz, burada resmi görevlilerden vizeyi 20 dolara alıyorsunuz, sonra kurtardığınız o 80 dolar için bana teşekkür ediyorsunuz... Vizeyi hakikaten internetten almak da bir seçenek tabii. İnternet vizesi de 25 dolar ama biraz prosedürleri var. Bence en iyi seçenek kapıdan almak. Dikkat edilmesi gereken bir diğer şey de benim internetteki seyahat forumlarından öğrendiğime göre, Tayland'daki kanunların biraz değişmiş olması. Sanırım Eylül 2014 itibariyle Tayland sınırından bir kere giriş-çıkış yaparsanız, doksan gün içindeki ikinci girişiniz için para ödemek zorunda kalıyorsunuz. Gitmeyi düşünenlerin gitmeden önce bunu araştırmalarını tavsiye ediyorum.

Sınırdan salimen geçtiniz. Bir anda medeniyet değişti, Tayland'ın görece düzenli, sakin sokakları; yerini fakirliğe ve keşmekeşe bıraktı. Şimdi soru şu: Dünyaca ünlü Angkor Arkeoloji Parkı'nın bulunduğu Siem Reap şehrine nasıl gideceksiniz? Burada yanımıza gelen resmi bir görevli hızır gibi imdadımıza yetişti. Sınır kapısından otobüs terminaline ücretsiz bir servis varmış. O terminalde Siem Reap'e taksiyle mi, minibüsle mi, otobüsle mi gideceğinize karar veriyorsunuz. Taksi 48 dolar ve 2 saat, minibüs kişi başı 9 dolar ve 2,5 saat, otobüs yanlış hatırlamıyorsam 5 dolar ve 3 saat... Eğer bulabiliyorsanız taksiyi paylaşacak insanlar bulun ve minibüse kişi başı 9 dolar vereceğinize, taksiye kişi başı 12 dolar verin. Ve bütün bu ulaşım araçlarının ödemeleri dolarla, yani bildiğimiz Amerikan Doları'yla yapılabiliyor. Kamboçya Rieli'nin pek lafı geçmiyor.

Siem Reap'te önceden rezervasyon yaptırdığımız otele vardığımızda, Railay'deki otelimizden çıkışımızın üzerinden neredeyse 60 saat geçmişti. Doğru düzgün bir şeyler yememiş, doğru düzgün uyumamıştık. Bitkinlikten bayılmak işten değildi. Ve o bitkinlik bizi o kadar germişti ki bi an şunu düşündük: Acaba uçak biletinin tarihini öne alıp hemen Türkiye'ye dönsek mi?

Ama dönmedik ve iyi ki de dönmemişiz... Angkor gerçekten dünya gözüyle görmeye değer bir yer ve bu da bir sonraki yazıya...

*Fotoğraflar bana aittir.

Ceketsiz çıkılan seyahat (Bölüm 2 - Railay)

Tayland'ın kuzeyi ve güneyi birbirine oldukça uzak. Hem coğrafi hem kültürel olarak... Kültürel boyutu şimdilik bir yana, bu uzaklıktan ötürü kuzeyinden güneyine kara yoluyla ulaşmak hiç kolay değil. Bu yüzden olsa gerek, ülke içi uçuşlar için düşük fiyatlı pek çok hava yolu şirketi var. Biz de kuzeydeki Chiang Mai’den güneydeki Krabi’ye göçmek için işin kolayına kaçtık ve Phuket Havalimanı’na uçtuk. Aslında niyetimiz Phuket’ye gitmek değildi. Ama Phuket bölgedeki en turistik merkez olduğundan havalimanı da o ölçüde işlek, dolayısıyla ucuz uçuş bulma şansı çok daha yüksek. Ucuz uçuş bulduk bulmasına da, gece Phuket Havalimanı’na o kadar saçma bir saatte vardık ki, görevliler resmen havalimanını üstümüze kilitleyip gittiler.

Hedefimizde Railay diye nisbeten tanınmamış bir kasaba var. Havalimanındaki turist bürosunun tarifine göre, önce havalimanından bir taksiye binip ana yola, oradan da bir otobüs durdurup Krabi’ye gitmemiz gerekiyor. Krabi’ye varınca da oradaki yerli halka sormamız lazım Railay’e nasıl gideceğimizi. Gelgelelim ana yoldan geçen otobüsler sabah saat 7’den sonra geçmeye başlıyormuş. Oturup bekledik Phuket Havalimanı’nda...

Biz otobüs beklerken bir minivan düştü şansımıza ve çoğu uyku halinde geçen yaklaşık 3 saatten sonra kendimizi Kuzey Tayland’la hiçbir benzerliği olmayan bir kasabada bulduk. Bir kere artık Budist kültür hakimiyeti altında bir yerde falan değildik; halkın yarısı budist, yarısı müslümandı. Camilerden, örtülü kadınlardan, yaklaşan ramazan bayramını kutlayan reklam tabelalarından bunu anlayabiliyorduk.

Krabi’ye varınca biraz kahvaltı, biraz soluklanma dedikten sonra kahvaltı ettiğimiz kafenin sahiplerinden Railay’e giden yolun tarifini istedik. İskeleye gidiliyormuş, longtail boat’a (uzun kuyruklu tekne) biniliyormuş, yarım saat sürüyormuş... Çünkü Railay’in kara bağlantısı yok. Aslında bir yarımada, yani kara bağlantısı yok değil, ama yolu yok. Yarımadanın karayla bağlantılı kısmı tamamen dağlık. Bu da Railay’in fazla keşfedilmemiş, az sayıdaki keşfedeni tarafından da bozulamamış bir yer olmasını sağlamış. Yarımadada çok lüks ve pahalı seçenekler de dahil olmak üzere birçok otel var, ama hiçbiri beton yığını ucube binalar değil. En ucuzundan en pahalısına bütün oteller ya tek katlı binalarda ya bungalow tipi odalarda hizmet veriyor.

Railay’in doğu sahilinde öğleden sonraları gelgitten dolayı deniz 100-150 metre kadar çekiliyor. Bu yüzden doğu sahili denize girilen değil, sosyalleşilen bir yer. Oteller, restoranlar, barlar bu tarafta. Restoran, bar dediysem, lüks otellerin içindekiler hariç hepsi salaş yerler. Tayland’ın genelindeki, bir mekana girerken ayakkabı çıkarma geleneği burada o kadar aşırı bir hal almış ki, bu restoran-bar tarzı yerlerin, hatta bakkalların, turizm acentalarının çoğu girişte ayakkabılarınızı çıkarmanızı istiyor. Ama zaten o sıcakta kim ayakkabı giyer ki? Herkes terlikle geziyor, çıkarın dendiğinde hemen çıkarıyor... Denize girmek için herkes yarımadanın batısına ya da Phranang Beach adlı plaja gidiyor. Bu saydığım yerlerin üçü de birbirlerine en fazla 15 dakikalık yürüme mesafesinde, Krabi merkeze veya yine yakınlarda bulunan turistik merkez Ao Nang (telaffuz: anan)’a gitmekse daha önce de anlattığım gibi sadece teknelerle mümkün.

Railay’deki turizm acentaları meşhur Phi Phi (telaffuz: pipi) adalarına sürat motorlarıyla günübirlik turlar düzenliyor. Bu turlarda farklı adalarda ve koylarda duraklanıp denize giriliyor, Phi Phi adalarının merkezi olan Ko Phi Phi Don’da öğle yemeği molası veriliyor. Leonardo DiCaprio’nun The Beach filminin çekimlerinin yapıldığı Ko Phi Phi Le'deki Ao Maya (Maya Koyu) da bu turların kapsamında. Ancak aklınızda bulunsun, bölgenin yağış sezonu olan Temmuz-Ekim arasında tur firmaları hava muhalefeti nedeniyle bazı koylara yapılacak ziyaretleri iptal edebiliyor. Bizim başımıza da maalesef geldi... Ayrıca sürat motoru kaptanının ve tur rehberinizin motoru çılgınca sürerek sizi ıslatmaktan memnuniyet duyacağını da aklınızdan çıkarmayın, bu tura gidecekseniz ıslanmaya hazırlıklı gidin. Eğer ıslanmaktan yana bir probleminiz yoksa, böyle bir tura katılmanızı şiddetle öneririm.

Railay maceramız 5 gün sürdü. Muson sezonunda gitmiş olmamıza rağmen, bu 5 günün sadece bir gününü bütün gün dinmek bilmeyen bir yağmurda kaybettik. Diğer günlerde muson akşama doğru başlayıp ertesi sabaha kadar devam etti ve sabahları yerini pırıl pırıl güneşe bıraktı. Havanın serinlemesi gibi bir şeyse zaten söz konusu bile değil, hava her zaman bin derece ve buna deniz suyu da dahil... Unutmadan, yağmurda kaybedilen günün keyfi de bambaşkaydı. Sonuçta hayatınızın her gününü yağmur ormanlarının içinde, üstünde maymunlar gezen kulübenizde bardaktan boşanırcasına yağan musonun altında kitap okuyarak geçirmiyorsunuz...

Railay’den sonra, hemen hemen 60 saat süren ve neye uğradığımızı anlamadan kendimizi Kamboçya’da bulduğumuz bir yolculuk başladı. O yolculuk başlı başına bir maceraydı ve bir sonraki bölümün konusunu teşkil ediyor. Görüşmek üzere...

*Fotoğraflar bana aittir.

Ceketsiz çıkılan seyahat (Bölüm 1 - Chiang Mai)



-Bi dakka! Benim çantam nerede!
-Ne! Nerede unuttun?
-Hiç farkında değilim ki!

Bu konuşmanın konusu olan çantanın içinde pasaportlarımız, bütün nakit paramız, kredi ve banka kartlarımız, otel odamızın anahtarı ve fotoğraf makinemiz var. Onu kaybetmek dünyanın sonu mu? Değil, ama ona çok yakın... Bu çantanın akıbeti yazının sondan bir önceki paragrafında mevcut, gerilim sevmeyen direkt o paragrafa atlayabilir. Sabırlı davrananlarsa zaten yazıyı okudukça o çantaya ne olduğunu aşağı yukarı tahmin edecekler.

Tayland’daki Phuket(Puke) Adası, belki de Tayland’ın kendisinden çok daha ünlü. Ama Tayland’ın Phuket’den ibaret olduğunu sanmak seyahat meraklılarının yapacağı en büyük haksızlıklarından biri olabilir. Kuzey Tayland şehirlerinden Chiang Mai(Şeng Mai) bunun en aşikâr örneklerinden biri. Deniz kıyısında olmadığı için haliyle plajları yok. Bu şehrin değeri sokaklarında, sokak tezgahlarında, görkemli Budist tapınaklarında, pazarlarında ve aslında hepsinin önüne geçen güleryüzlü insanlarında...

İstanbul’dan havalanıp Kuala Lumpur aktarmasıyla Bangkok Suvarnabhumi(Suvarnabum) Havalimanı’na, oradan Bangkok’un iki havalimanı arasında (diğer havalimanındaki biletinizi ibraz etmeniz şartıyla) ücretsiz çalışan servisiyle Don Mueang(Don Muan) Havalimanı’na, oradan da Chiang Mai’ye gitmemiz yaklaşık 24 saat sürdü. Güya kolumuzu kaldırmaya gücümüz yoktu ama insana gezerken bambaşka bir güç iniyor. O güce güvendik, eşyaları bırakır bırakmaz kendimizi sokağa attık.

Açlıktan geberiyoruz, saatlerdir sadece çerez ve kraker yiyoruz, saat akşam 9 civarı, hangi restorana gidebileceğimiz konusunda hiçbir fikrimiz yok. Ama orası Asya ve Asya’daysan yiyecek bir şey her zaman vardır! Tayland’dasın, açlıktan miden sırtına yapışmış, restoranlar ya kapalı ya da sen henüz hiçbirini bilmediğin için girmeye cesaret edemiyorsun. Sokak yemeği yer misin? Belki de büyük çoğunluğunuz “yemem” cevabı verdi. Ama yemelisiniz. Diğer Asya ülkelerini bilemem de Tayland’da sokak yemeği yemezseniz bir şeyleri eksik bırakmış olursunuz. Ki Taylandlılar sokak tezgahı konusunda o kadar aşmışlar ki bütün tezgahlar kendi içinde küçük bir restoran olmuş. Menüde çoğu zaman çorbadan tatlıya, etten sebzeye her şey var.

Aynı gecenin diğer keşfi de Chiang Mai Night Market(gece pazarı) oldu. Bizim otelimiz bu pazara 1 dakika uzaklıktaydı. Ama gideceklere tavsiyem otellerini bu pazarın yakınlarında değil, surların içinde kalan eski şehirde bir yerlerde aramaları. Zira Night Market bence Chiang Mai’de görülmesi kesinlikle şart bir yer değil. Turistleri gönderecek yeni bir seçenek olsun kaygısıyla oluşturulmuş bir yer izlenimi verdi bana. Yine de güzel şeyler bulma ihtimaliniz yok değil. Vaktiniz olursa uğrarsınız bir ara...

Asıl Chiang Mai keşfi ikinci gün başladı. Önceki akşam anlaştığımız bir tur rehberi bizi sabah aldı, rampanın ve virajın harman olduğu bir yola çıktı. Önce geçimini el işleriyle sağlayan bir köye, sonra da Chiang Mai’nin en görülesi turist noktası olan Wat Phrathat Doi Suthep’ye gittik. Wat Suthep’nin özelliği, bu tapınağın inşa edileceği yere dağa bırakılan bir filin karar vermiş olması. Efsaneye göre, fil tapınağın yerine karar vermesi için dağda dolaşmaya bırakılmış ve bugün tapınağın olduğu noktaya geldiğinde çöküp ölmüş. Efsanevi özelliğinin yanında, Wat Suthep aynı zamanda size ihtişamlı(çünkü komple altın) bir mabet görme ve terasından bütün Chiang Mai’yi seyretme fırsatı sağlıyor. Her yeri tapınakla dolu olan bu şehirde görmenizi en çok önerdiğim ikinci tapınaksa Tayland’ın tek gümüş tapınağı olan Wat Si Supan. Surların dışında, yine de eski şehrin yakınında bulunuyor. Chiang Mai hakkındaki rehberlerde hiç rastlamadığımız, oranın yerlisi bir abimizden tesadüfen öğrendiğimiz bir şaheser...






Şehri gerçekten görmekse tabii ki haritaları kapatıp sokaklarda, özellikle de surların içinde kalan kısımda kaybolmakla mümkün. Keza şehri yaşamak da, gülmesi telkin edildiği için değil, içinden geldiği için gülen halkın arasına karışmakla mümkün. Pazarlarında, dükkanlarında, sokak tezgahlarında, masaj salonlarında, tur acentalarında pazarlık yapmakla... Ayrıca, sokak tezgahı veya restoran, muhteşem yemeklerinin tadına bakmakla... Yeri gelmişken de bir restoran önerisi vereyim: Taste From Heaven. 18 günlük gezi boyunca yediğim en güzel yemekleri orada yedim. Chiang Mai’ye yerleşmiş bir İngiliz tarafından işletilen ama aşçıları tabii ki Taylandlı olan bir vejetaryen Thai restoranı.

Chiang Mai’de turistler için icat edilmiş temalı tur bolluğu var. Fillerle banyo, maymunlarla dans, yılanlarla saklambaç, kelebeklerle uçuş, vs. vs. vs... Bunların biri hariç tamamının oradaki hayvanların istismarı olduğunu düşünüyorum. Zaten son yıllarda da, suistimale uğrayan ve sonra işi bittiği için çöp gibi bırakılan hayvanların rehabilite edildiği merkezler açılmaya başlamış. Bu rehabilitasyon merkezlerinin en eskisi, en ünlüsü ve en büyüğü Elephant Nature Park. Burada diğer fil parklarının aksine fillere zorla yaptırılan hiçbir şey yok. File binen insanlar yok, koskoca hayvana çivili sopalarla şaklabanlık öğretmek yok... Fillerin hayatını yakından görmek isteyen insanlar için bir gün süren öğretici geziler düzenliyorlar. Her ne kadar bu aslında bir bağış olsa da, girişi epey pahalı olduğu için bu seferlik es geçtik. Bir dahaki sefere kesinlikle gitmek isterim. Temalı turlara geri dönelim... Bunların istismar konusunda tek istisnası, benim gözlemleyebildiğim kadarıyla, Tiger Kingdom adlı bir kaplan parkı. Tiger Kingdom’a karşı da önce epey mesafeli yaklaştım, insanlar fotoğraf çekilecek diye kaplanlar niye parka kapatılıyor diye çok sorguladım. Ama bunu sorgulayan tabii ki sadece ben olmadığım için Tiger Kingdom yöneticileri her şeyi aslında Tayland’daki kaplan nüfusunun korunması için yaptıklarını izah eden yazılar koymuşlar parkın giriş bölümüne. Kaplanlara eza vermedikleri konusunda oldukça ikna edici ve inandırıcı bilgiler veriyorlar. İçeride şiddet yok, zorla bir şey öğretmek yok, esaret yok... Kaplanlar yavruluktan çıkıp parkta insanların içine karışmak için tehlikeli yaşa(15 ay) geldiklerinde, giderleri Tiger Kingdom tarafından karşılanan koruma alanlarına bırakılıyorlar.


Gelelim çanta hikayesinin sonuna... Çantayı ben bir tapınağın önünde fotoğraf çekilirken omzumdan çıkarıp o tapınaktan ayrılırken orada unutmuşum. O çanta orada 1 saat boyunca beklemiş ve değil içinden bir şey çalınmış olması, yeri santim kıpırdamamış. Biz de nerede unuttuğumuzu fotoğraflara bakıp hangi fotoğraflarda omzumda var, hangilerinde yok stratejisiyle hatırladık. Bu da size güleryüzlü, tarihi, lezzetli Chiang Mai’nin güvenliği hakkında bir fikir vermiş olsa gerek...

Chiang Mai’den sonraki noktamız Phuket Havalimanı’ydı. Ama aslında Phuket’ye hiç gitmedik. Bunu da ikinci yazıyı merak etmeniz için söyledim. Görüşürüz...  

*Fotoğraflar bana aittir.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Before Sunrise - Before Sunset













Bu aralar, özellikle interrail ile ilgili yazılarda, blogun trafiği epey arttı.. Gerçekten çok seviniyorum böyle olmasına.. Kimsenin uğramadığı, kendi kendime takıldığım bir blog yazmak istemezdim şahsen..

Tabii bununla birlikte formspring hesabımda da hareketlenmeler var Interrail ile ilgili sorularda.. Şüphe yok ki bunun sebebi yaklaşan yaz :) Benim blog ve formspring trafiğinden anladığım kadarıyla Interrail planları yapılmaya başlanmış.. Bu trafiğin arttığını gördüğüm halde Interrail ile ilgili bir şeyler yazamıyor olmanın verdiği boşluk duygusunda savruluyordum :) Ta ki bu haftasonu 2 muhteşem film seyredene kadar.. 

Before Sunrise'da iki kahramanımız, yani kızımız ve oğlumuz, trende tanışıyorlar.. Kız bir çılgınlık yapıyor ve oğlumuzla Viyana'da sabahlamayı kabul ediyor.. Oğlumuzun sabah erkenden ülkesine giden uçağa binmesi gerekiyor.. Yani birbirlerini yaşamak için sadece bir geceleri var.. Sonra güneş doğunca... Puf! Masal bitecek..

Devam filmi Before Sunset'te ise, 9 yıl sonra yolları yeniden kesişiyor kızla oğlanın.. Yine oğlumuzun uçağa yetişmesi gerekiyor.. Bu sefer zaman daha da az, sadece 1.5 saatleri var.. Zaten film gerçek zamanlı.. 1.5 saatlik bir kesit, 1.5 saatte anlatılıyor.. Bu film ise kızın memleketi Paris'te..

Ben şahsen filmlerde abartı duygu sevmem.. Bu sebeple genelde aşk duygusunun insanın gözüne gözüne sokulduğu, o duygunun aşırı dozda verilip seyircinin kusturulduğu filmlerden nefret ederim.. Birçok insanın bayıldığı Issız Adam, Eternal Sunshine of the Spotless Mind gibi filmlere hep mesafeli durdum bu yüzden.. Aşkından yataklara düşen, uğuna uğuna ağlayan adamlar ve kadınlar.. Ziyadesiyle itici benim için.. Ama bu filmler öyle değil işte.. Filmdeki kahramanların birbirine duyduğu aşk o kadar masum ve sade işlenmiş ki, ben bile kayıtsız kalamayıp hayran oldum bu insanlara.. "Ne güzel filmdi" dedim kendi kendime ikisinin de sonunda..

O yüzdendir ki Interrail planlarının ciddiyet kazandığı şu günlerde bu filmleri şiddetle tavsiye ediyorum bu blogun okuyucularına.. Eğer görmediyseniz Interrail'den önce mutlaka görün bu filmleri.. Sizin de başınızdan geçmeyeceğini kim bilebilir? :)

Before Sunrise'dan bir sahne:


Before Sunset'ten bir sahne:

4 Şubat 2011 Cuma

Blog Hakkında

Herkese Selam,

Farkında olduğum bir şey var ki bu blog sahip olduğu popülerliği(ne kadar popüler olduğu da tartışmalı olmak üzere) seyahat yazılarına borçlu. Ne var ki yaşadığım iki macerayı ve bu iş hakkındaki fikirlerimi de yazdıktan sonra, yeni bir seyahate kadar, yazabileceğim şeyleri tükettim. Bu blogu takip ettiğini bildiğim onlarca, belki yüzlerce insana bunu yapmayı kendime yakıştıramazdım.

O yüzden bu aydan itibaren bu blogda, tıpkı önceden yaptığım gibi, öykü denemelerimi yayınlıyor olacağım.. Onları da okuyor olmanız benim için onur, gurur ve mutluluktur.

Sadece Interrail ve seyahatler hakkında bilgi almak için bu sayfayı okuyan arkadaşlar sitenin sağ tarafındaki konu başlıkları arasından Interrail, Seyahat veya Backpacking sözcüklerini tıklayıp direkt o konular hakkındaki yazılarıma ulaşabilirler.


24 Ocak 2011 Pazartesi

Interrail Rehberi (Bölüm 3: Ne taşınır?)


Interrail veya backpacking mevzusuyla ilgili en önemli şeylerden biri de sırt çantası.. Çünkü -duruma göre- 1 ay kadar bu çantanın içinde bulundurduklarınıza bağlı olduğunuz kadar, aynı zamanda bu çantanın içine koyduklarınızla harcamalarınızı da düşürebilirsiniz..

Öncelikle; "nerede bulunur bu tarz çantalar?" İstanbul'u bilenler için konuşuyorum :); Karaköy bu tip malzemelerin merkezidir.. Yani interrail'lık büyük sırt çantaları, kamp malzemeleri, vs.. Bu tarz şeyleri Karaköy'de ararsanız hem seçeneğiniz daha fazla olur hem de muhtemelen daha ucuza bulursunuz.. Bu çantaların büyüklüğü çok değişkendir.. 40 litreden 80 litreye kadar seçenekler var.. Ama ideali 50-60 litre arasıdır.. Daha fazlasını taşımak çok yorucu olur.. Tıka basa dolu 50 litrelik bir çanta kışlık kıyafetlerle 10-11 kilo civarı çekiyor.. Yazlıklarla 8-9 olsa gerek..

Peki Interrail sırasında neye ihtiyaç duyulur, ne götürülmelidir? Bu da yine kişiye göre çok değişkenlik gösteren bir konu.. Yine de herkesin mutlaka yanında bulundurması gereken şeyler var.. Örneğin, ayakkabı en önemli konulardan biridir.. O zaman sırayla gidelim:

1- Ayakkabı: Rahat ayakkabı giymek en önemli şey.. Ayakkabınız sizin can dostunuz olacak gezi boyunca.. Şık olmasından ziyade rahat olması önemli.. Tekrar ediyorum üstüne basa basa; AYAKKABI ÇOK ÖNEMLİ! :)

2- Giysi: Mevsim neyi gerektiriyorsa o.. Yine asıl kriter rahatlık..

3- Havlu, çarşaf, terlik, şampuan, diş macunu/fırçası vb. kişisel bakım malzemeleri: Bunlar genellikle hostel'da kullanacağınız şeyler.. Bazı hostel'lar çarşafı sizin getirmenizi ya da onlardan kiralamanızı bekler.. Bazıları ise zaten sağlar.. Gideceğiniz hostel'ların bu konudaki tutumlarını bilmeniz ve ona göre önlem almanız yerinde olur.. Onun dışındakilere zaten ihtiyacınız olacak..

4- Mevsimlerden yaz ise mayo/bikini, vs.. Aslında yaz olmasına da gerek yok, içinde saunası, kapalı yüzme havuzu olan hostel'lar var.. Ciddiyim.. Eğer "hep gezecek değiliz ya, biraz da keyif çatalım" diyebilme ihtimaliniz varsa, mayo taşımak isabetli olabilir.. Ayrıca mayo yaz yağmurlarında oldukça işe yarar.. Yağmura yakalandığınızda yanınızda mayo olması hayat kurtarır..

5- Ecza: İlaç konusunu çok abartmaya gerek yok, sonuçta muhtemelen hiçbirini kullanmayacaksınız bile.. Yine de çok acil ihtiyaç duyabileceğiniz şeyleri bulundurmakta fayda var.. Örneğin; yara bandı, aspirin, varsa sürekli kullanmak zorunda olduklarınız, -beklentiye göre- doğum kontrol/prezervatif ;) gibi.. Dediğim gibi, muhtemelen kullanmayacaksınız(son örnek hariç) ama taşımakta yarar var..

6- Yiyecek: İşte bu benim şahsen çok tavsiye ettiğim bir konu.. Bazı anlarda(örneğin trene yetişmeye çalışırken) zaten yiyecek alacak zamanınız olmayacak, böyle durumlarda çantanızda yiyecek bulundurmak çok önemli hale geliyor.. Bunun yanı sıra, yiyecek taşımak bütçeyi oldukça kurtaran bir konu.. Bir süre hiç para harcamadan günlerinizi geçirebilirsiniz.. Neler taşınabilir mesela? Ton balığı, Sandviç ekmeği, üçgen/krem peynir, kraker, kek/bisküvi, hazır çorba(her yerde sıcak su bulabilirsiniz).. Seçenekleri kendi zevklerinize göre çoğaltabilirsiniz tabii ki, bunlar en temel olanlar.. Ama her şeyde olduğu gibi bunu da abartmamak lazım.. Sonuçta sırtınızda taşıyorsunuz bunları..

Çanta konusuna girmişken şunu da belirtmekte yarar var; genellikle tren istasyonlarında bu çantaları bırakabileceğiniz dolaplar olur.. İçine para atınca size makine bir fiş verir, bu fişin üzerinde şifreniz olur, işiniz bittiğinde şifreyi girip alırsınız çantayı(ya da aynı işlem görevliler tarafından yapılır).. Günübirlik gezmek istediğiniz şehirler için idealdir, sabah varırsınız şehre, çantayı dolaba bırakır gezersiniz bütün gün, akşam treniyle de ayrılırsınız şehirden.. Yanınızda bir yoldaş olması burada çok işe yarar.. Çünkü genelde bu dolaplar iki çanta alabilirler, siz de masrafı paylaşırsınız.. Bu da bütçeyi korumak için uygulanabilecek yöntemlerden biri..

Not: http://formspring.me/mavigozluev diyorum sadece ;)

18 Ocak 2011 Salı

Interrail Rehberi (Bölüm 2: Nereye gidilir, nerede kalınır?)






Merakı direkt gidereyim, fotoğrafta yatan kişi benim :)Peki, neden bu fotoğraf? Şöyle ki; ilk yazıda, önce nereye gidileceğine karar verilmesi gerektiğini söylemiştim.. O zaman işin detaylarına girdiğimiz ikinci yazıda nereye gidilip, nerede kalınacağından bahsetmek gerekir.. Bu fotoğrafın amacı, gerekirse Roma'da, İspanyol Merdivenleri'nde bile uyunabileceğini göstermektir! :)

Şaka bir yana, Interrail denen güzel olayın dahilinde gideceğiniz yer birçok şeyi belirleyecek.. En başta da bütçenizi.. Bütçe konusu sanırım en çok merak edilen alt başlık Interrail hakkında.. Peki gidilen yer bütçeyi nasıl etkiler? Çok çarpıcı bir örnekle giriş yapmak istiyorum yeri gelmişken.. Krakow/Polonya'da hostel fiyatları gecelik 6-7€'dan başlıyor, Oslo/Norveç'te 30€'dan başlıyor.. Yani bir Orta Avrupa turunda, günü 10-15€ harcayarak kurtarabilecekken, Kuzey Avrupa turunda gününüzü en az 40€ ile tamamlıyorsunuz.. Bu da örneğin 20 günlük bir Doğu, Orta Avrupa turunun, 7-8 günlük bir İskandinavya turuna denk olması anlamına geliyor.. Çünkü kalınacak yerin yanı sıra, gezdiğiniz ülkede şehir içinde kullanacağınız ulaşım, bazı trenler için Interrail biletiniz olsa da ödeyeceğiniz zorunlu rezervasyon ücretleri, ziyaret etmek istediğiniz müzeler, turistik yerler, yedikleriniz, içtikleriniz, hediye/hatıra olarak aldığınız şeyler de bölgesine göre farklılık gösterecek.. Oslo ile ilgili yazımda tek seferlik metro biletinin 6 Lira'ya karşılık geldiğinden bahsetmiştim örneğin.. Bu yüzden gideceğiniz yere karar verirken sahip olduğunuz bütçeyi ve Interrail'i ne kadar süreyle yapmak istediğinizi göz önünde bulundurmalısınız.. Kısıtlı bir bütçeyle 22 günlük bir Kuzey Avrupa turu yapmak istemezdim şahsen.. Ya biraz daha bütçeyi artırmanın yollarını arar, ya gün sayısını azaltır, ya da Doğu Avrupa yollarına vururdum kendimi..

Fakat elbette kalacak yere harcanacak parayı azaltmanın yolları var.. Interrail boyunca geçireceğiniz her geceyi hostel'da geçirmek zorunda değilsiniz.. Bu yolları isterseniz daha çok yiyip, içmek, alışveriş yapmak; isterseniz gideceğiniz yerde daha fazla kalmak için kullanabilirsiniz.. Neler yapılabilir mesela:

1- Gece trenleri: Hostel'a para vermekten kurtulmanın en kolay, en güvenli yolu.. Bütün yapmanız gereken, trenle 6-7 saatlik mesafede bulunan iki şehir arasında yolculuk yapacağınız zaman gece en son treni seçmeniz.. Böylece, hem gitmek istediğiniz şehre sabah erken saatlerde varmış olursunuz hem de geceyi hostel'a muhtaç olmadan geçirmişsinizdir.. Eğer; "ben tren koltuğunda geçiremem geceyi.." derseniz, Interrail Pass'inizle sadece fark ödeyerek kuşetli vagona geçebilirsiniz..

2- İstasyonda uyumak: En ucuz(hiçbir şey ödemek zorunda değilsiniz) ama en riskli yol.. Bir kere her istasyon geceleri açık olmaz, geceleri açık olsa bile uyumanıza izin vermiyor olabilirler.. Ama eğer gittiğiniz istasyon backpacker-friendly(gezgin dostu) ise, işte o zaman içinde duş bile bulabilirsiniz.. Bunu yapmayı düşünüyorsanız yanınızda mutlaka mat ve uyku tulumu olmalı..

3- Kamp alanları: Yanınızda çadırınız, tulumunuz, matınız varsa ve mevsim ılıksa, herhalde en zevkli yol budur.. Küçük bir ücret karşılığı çadır alanı kiralayabilirsiniz.. Kamp alanlarında genellikle yiyecek alabileceğiniz, duş alabileceğiniz, çamaşır yıkayabileceğiniz, diğer kampçılarla tanışabileceğiniz yerler olur.. Bazı kamp alanları çadırınız olmasa da size kulübe kiralıyor olabilirler.. Bu kamp alanlarından Floransa ve Venedik ile ilgili yazılarımda bahsetmiştim..

4- Couchsurfing: Bu da en sosyal yöntem.. Couchsurfing(Kavçsörfing okunur); internet üzerinden diğer gezginlerle tanışarak, gittiğiniz şehirdeki bir gezgine misafir olduğunuz, size rehberlik yapmasını istediğiniz; ya da başka ülkelerden gelen gezginleri ağırladığınız, rehberlik yaptığınız bir proje.. İnsanlarla tanışmak için couchsurfing.org sitesinde bir profil oluşturuyorsunuz.. Profiliniz ne kadar ayrıntılı ve özenli olursa insanların sizi kabul etmesi o kadar kolaylaşır.. Ayrıca couchsurfing'de birkaç deneyim yaşadıktan sonra, misafir olduğunuz ya da misafir ettiğiniz insanlar size referans yazmaya başlıyorlar ki insanlara kendinizi kabul ettirmenin en önemli koşulu bu.. Ama neyse ki, hiç referansı olmayan insanlara da kucak açan, iyi kalpli insanlar olabiliyor.. Ne kadar çok insana surfing talebi gönderirseniz, şansınız o kadar artar.. İlk başlarda fazla seçici olmayın derim ben.. Ama couchsurfing sadece bedava kalma yeri sağlamaktan çok daha öte bir şey, çok sıcak bir paylaşım.. İnsanları tanımak için bulunmaz bir fırsat.. O yüzden gittiğiniz eve sadece bedava yatak gözüyle bakmamanızı tavsiye ediyorum..

Gidilecek ve kalınacak yerler konusu böyle.. Tabii ki her backpacker'ın ana seçeneği hostel'lar, zaten hostel'ler bu iş için varlar ve otellere göre oldukça ucuzlar.. Yukarıda saydıklarım sadece alternatifler, kendinize en uygun alternatifi seçmek yine size kalmış..

Not: Formspring sayfama çok güzel sorular geldi.. Bu sorular nelerden bahsetmem gerektiği konusunda bana da çok yardımcı oluyorlar, ben de herkese aklımın erdiğince yardımcı olmaya çalışıyorum.. Soru göndermeseniz bile, bu konuyla ilgili olan soruları ve cevaplarımı okuyarak bazı fikirler edinebilirsiniz.. Aynı zamanda soru sormaya da devam :) http://formspring.me/mavigozluev
Nott: Bu blogu Interrail yazıları için değil de öyküler/denemeler için okuyan herkesten özür dilerim.. Bu ara öykü/deneme yayınlayamadım hiç.. Ama şubattan itibaren yine öykülere dönüyorum.. Biraz sabır, az kaldı.. :)

7 Ocak 2011 Cuma

Interrail Rehberi (Bölüm 1: Karar Verme ve Hazırlık)


Beni ilk ne dürttü hatırlamıyorum.. Ama mutlaka bir şeyler dürtmüş olmalı ki sahip olduğum bütün konforu bırakıp sırtımda 10 kilo çantayla sabahtan akşama kadar yürüyeyim; trenlerde, garlarda uyuyup polisler tarafından uyandırılayım; bütün günü bir paket kraker, bir şişe su ile geçireyim.. Hadi ilk seferde bir şeyler dürttü ve yaptım, ikinci sefere kalkıştığıma göre ilki gerçekten zevkliymiş..

Bu işi sanki başkası yapmış, sefasını başkası sürmüş gibi anlatıyorum çünkü olayın içindeyken tadını alamayabiliyorsunuz.. İnsan o telaşın içinde kaybolabiliyor.. Zevki, birilerine anlattığınız, bir yerlere yazdığınız, fotoğraflara baktığınız zaman alıyorsunuz.. Kısacası, güzellik bunu paylaşmakta.. Ben de o niyetle başlamıştım.. 2009 Eylül'de yaptığım turu 2010 Ağustos'ta anlattım.. O sıralarda 2010'daki ikinci turun planlarını da yapmaktaydım.. Onu da Aralık 2010'da anlattım.. Bütün bu anlatımlar devam ederken gelen yorumlar veya mesajlar sayesinde fark ettim ki sadece maceraları anlatmaktan fazlasını yapmam gerekiyor.. Çünkü bu maceraların pişmeden önce yıkanması, doğranması ve tencereye yerleştirilmesi gerekiyor.. İşe önce yıkama aşamasını anlatarak başlayayım..

Interrail nedir mesela? Interrail yapmak isteyen herkes gerçekten ne yapacağının farkında mı? Interrail; seçtiğiniz sınıftaki vagonlarda, fazladan sadece rezervasyon, kuşet gibi farkları ödeyerek tren yolculuğu yapmanızı sağlayan bir ön ödemeli biletten başka bir şey değil aslında.. Bu bilete bu derece anlam yükleyen şey ise trenden trene atlarken gördüğünüz manzaralar; tanıştığınız, sizinle aynı macerayı yaşamaya çalışan insanlar; kilolarca ağırlıktaki sırt çanta(ları)nız; vardığınız istasyonlar ve onların ev sahibi olan şehirler..

O yüzden karar verme aşaması öncelikle gidilecek yerin belirlenmesi ile başlamalı; çünkü bu, trenden trene atlarken gördüğünüz manzaralar olacak.. Hangi manzarayı merak ediyorsanız oraya gidin.. Herkes Paris'e gidiyor diye Paris'e gitmeyin mesela.. Paris'te gerçekten merak ettiğiniz, ilgi duyduğunuz şeyler varsa Paris'e gidin..

Sonra sıra geldi yoldaşınız olup olmayacağına, olacaksa kaç tane olacağına.. Çünkü bu; tanıştığınız, sizinle aynı macerayı yaşamaya çalışan insanların sayısını belirleyecek.. Unutmayın, ne kadar çok yoldaşınız olursa o kadar az insanla tanışırsınız, çünkü eğer grubunuz varsa başkasına ihtiyaç duymazsınız.. İşte bu yüzden, bence en mantıklı backpacking yalnız yapılandır.. Eğer yalnız olmayı riskli buluyorsanız da bir yoldaş kafidir.. Bir yol macerasının en güzel yanı bin bir çeşit insanı tanımaktır, yakın arkadaşlarınızla fazla vakit geçirmek değil.. Yakın arkadaşlarınızla mahalle kahvesinde bile güzel vakit geçirebilirsiniz ama Yahudi nefreti yüzünden İsveç'e iltica etmiş bir Leh teyze her gün evin önünden geçmiyor.. Interrail, insan hikayeleridir..

Sıra geldi zaman ve süre düşünmeye.. Bu da sırt çantanızın ağırlığını; trenlerdeki, kaldığınız yerlerdeki, gezdiğiniz şehirlerdeki huzurunuzu belirleyecek.. Çünkü temmuz ayının tren yoğunluğu ile eylül ayının trenleri asla aynı olmayacak.. Eylülde üçlü koltuğa uzanarak yolculuk edebileceğiniz trende, temmuzda ayakta dikelmek zorunda kalabilirsiniz.. Ya da eylülde on dakika sıra beklediğiniz bir müze için temmuzda 2 saat sıra bekleyebilirsiniz.. Ayrıca, otuz gün için hazırladığınız ve taşıdığınız çanta da on günlük bir yolculuk için hazırlayacağınız çanta ile aynı olmayacak.. O yüzden ne kadar uzun bir macera yaşayacağınızı, hem çantanıza hem de rotanızdaki gitmek istediğiniz yerlere göre belirlemek en mantıklısı..

Sonuç olarak, karar verme aşamaları ve bu aşamaların sıralaması önemli.. Sonraki yazılarda bunların ayrıntılarına gireriz..

Not: http://formspring.me/mavigozluev üzerinden bu dizide yer verilmesini, açıklığa kavuşmasını istediğiniz konuları iletebilirsiniz..

(Bu seferki fotoğrafı başka siteden aldım, benim değil..) :)

30 Aralık 2010 Perşembe

Bu mevsimde ne işin var? (Bölüm 5: Sezon Finali)


Artık bu gezinin de sonu gelmişti ve son 2 günümü daha önce bir üniversite etkinliği için gittiği şehri anlat anlat bitiremeyen bir arkadaşımın etkisiyle Uppsala'da geçirmek niyetindeydim.. Ya da benim ona taktığım isimle; Oops-ala..

Uppsala, Stockholm'ün biraz kuzeyindeki bir İsveçli öğrenci cenneti.. Şehir nüfusunun yarısının öğrencilerden müteşekkil olduğunu duymuşluğum var.. Hal böyle olunca da soğuk olmasına rağmen cıvıl cıvıl bir şehir çıkmış ortaya.. Şehirdeki hareketi sağlayan da haliyle öğrenciler.. Uppsala'daki Nation(İsveççe okunuşu "Natun" ve anlamı İngilizce Nation ile aynı; millet, topluluk) adı verilen öğrenci toplulukları kendi mekanlarını yaratmışlar.. Bazıları geceleri partilerle coşarken, bazıları brunch vs. tarzı daha sakin aktiviteler düzenliyorlar.. Şehirdeki öğrencilere hem iş hem sosyalleşme imkanı sağlıyorlar.. Fevkalade fikir..

Şehri, belki genç bir turist için değil de doğma büyüme İsveçli biri için, daha önemli yapan şey ise Uppsala'nın İskandinavya'nın en büyük katedralini bulundurması.. Şehrin kuşkusuz en önemli ve görülmesi gereken binası 1200'lerde inşa edilmiş bu tarihi ve devasa katedral, Domkyrkan.. Bu katedral dışında şehir genel olarak üniversitelere ait binalarla doldurulmuş durumda.. Bir de şehri boydan boya geçen nehirleri var, Fyrisån..

2. interrail macerası da Uppsala ziyareti ile virgüllendi.. Noktalandı yazmaya elim varmadı çünkü noktalandığı falan yok.. Ben imkan buldukça maceralar devam edecek.. Sadece tarihi belli değil.. Interrail, bağımlılık yapan bir macera..

Bu arada, gerek blogdaki yazıların altına yorum yazarak, gerek Formspring'de sorular sorarak, gerek Ekşi Sözlük üzerinden mesaj atarak, gerek de beni bir şekilde Facebook'tan bulup mesaj atarak Interrail hakkında sorular soran herkesin içini rahatlatacak bir haberim var.. Önümüzdeki ayın ilk yazısı(belki onu da bir seri olarak yazarım) genel olarak Interrail'a adanacak.. "Interrail nedir, nasıl yapılır, ne kadar para harcanır, nerelere gidilip nerelerde kalınmalıdır?" gibi sorulara dilim döndüğünce cevaplar vermeyi düşünüyorum.. Bu yazıların sizin merak ettiklerinize daha çok derman olması için bu aralar Formspring üzerinden bana sorular yazabilirsiniz.. Böylelikle ben de bir sonraki blogu yazarken o sorulara cevap vermeye çalışırım.. Formspring adresi: http://formspring.me/mavigozluev


(Buradaki fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)

27 Aralık 2010 Pazartesi

Bu mevsimde ne işin var? (Bölüm 4: Kopenhag'a bakmıştım da?)


Bergen'in çevresindeki küçük şehirler ve başkent Oslo dışında başka bir demiryolu bağlantısı olmadığı için, Bergen'den sonraki durak olan Kopenhag'a gitmenin tek yolu Bergen-Oslo-Göteborg-Kopenhag güzergahını takip etmek.. Neyse ki arada transfer yapmak zorunda olunan bütün trenlerin saatleri birbirine göre ayarlanmış.. Örneğin, Oslo treni Göteborg'a gelmeden, Göteborg'da bekleyen Kopenhag treni hareket etmiyor.. Aslında Danimarka'nın, İskandinavya yarımadasındaki kankaları İsveç ve Norveç ile kara bağlantısı yok.. Ancak İsveç'in 2. büyük şehri olan Göteborg'dan kalkan tren, İsveç'in 3. büyük şehri Malmö ve Kopenhag arasındaki köprüden geçerek Kopenhag'a varıyor.. Avrupalı, demiryolunu önemsediği için, nereye köprü yapsa demiryolunu mutlaka planlarına dahil etmiş.. Üstelik Malmö'den sonra, tren önce Kopenhag Havalimanı istasyonunda duruyor.. Ki bu durumda ben Malmö'de yaşayan biri olsam, uluslararası bir uçuş için Stockholm'ü değil Kopenhag'ı tercih ederim.. Malmö'ye ve çevredeki şehirlere(misal, öğrenci şehri Lund) gitmeyi düşünenlerin aklında olsun..

Kopenhag'da, tren garını geride bıraktıktan sonra, eğer daha önceden Amsterdam'ı görmüş biriyseniz, kısa süreli bir şok geçirmeniz garip olmaz.. Kopenhag; Stockholm, Oslo gibi bir İskandinav başkentinden çok Amsterdam'a benziyor, hatta neredeyse aynısı.. Binalar, parklar ve hatta kanallar.. Bu yüzden ilk gittiğinizde bir süre Kopenhag'dan farklı bir yere geldiğinizi düşünüyorsunuz.. Bu benzerliğin bir sebebi var aslında.. Kopenhag'ı Kopenhag yapan, üzerindeki pek çok tarihi binanın ve anıtın dikilmesini emreden Danimarka Kralı Christian IV, yaptığı Amsterdam ziyaretinden çok etkileniyor ve ülkesinin başkentinin Amsterdam'a benzemesi için elinden geleni yapıyor.. Görünüşe bakılırsa da hedefinde oldukça başarılı olmuş.. Bugünkü Kopenhag şehir planı ise daha da enteresan ve yaratıcı.. Çünkü 1900'lü yılların ortasından itibaren uygulamaya konulan bir şehir planına göre Kopenhag, avuç içi şehrin tarihi bölgesi olmak üzere, bir el.. Şehir, 5 parmağın doğrultusunda genişliyor ve bu parmakların arasına imkanı yok inşaat izni verilmiyor, parmak araları yeşil bırakılıyor.. Dahiyane bir şehir plancılığı..

Kopenhag'dan bahsedilirken kesinlikle atlanmaması gereken bir bölge var: Christiania.. 70'lerden itibaren bu semte hippiler yerleşmeye başlamışlar ve burayı kurtarılmış bölgeleri haline getirmişler.. Bugün Christiania, 1000 kadar nüfusu ve organik tarım, özel yapım bisiklet gibi kendine ait geçim kaynakları olan özerk bir ülke gibi hareket ediyor.. Özerk bir ülke olduklarına o kadar inanmışlar ki, bu semtten ayrılırken üzerinizdeki tabelada "You are now entering the EU"(Şu anda AB'ye giriyorsunuz) yazıyor.. Sadece bu da değil.. Christiania'nın kendine özgü kuralları var.. Örneğin, içeride silah yasak, kavga yasak, ağır uyuşturucular(haplar, eroin) yasak, fotoğraf çekmek yasak.. Ama geri kalan her şey serbest.. Öyle ki, Danimarka'da uyuşturucu yasak olduğu halde bu semtte gündüzleri "ot" pazarı kuruluyor.. Mecazi bir anlatım değil, bildiğiniz pazar.. Tezgahlar, pazarcılar, fiyat etiketleri, çeşit çeşit "otlar".. Buradan alışveriş yapan insanlar semtin içindeki kafe, bar veya parklarda aldıklarını tüketebiliyorlar.. Kavga çıkarmadıkları sürece de daima özgürler.. İçerisi ayrıca muhteşem bir sokak sanatı sergisi.. Girerken bir tanesinin fotoğrafını çekebildim, ancak dediğim gibi içeriye girince fotoğraf çekmenize izin vermiyorlar.. Muhtemelen polislere karşı aldıkları bir önlem, saygı duymak lazım.. Hippi hareketine, sokak sanatına, "otlar"a meraklı herkesin hayatında en az bir defa görmesi gereken bir yer.. Keşke bütün dünya öyle olsa dediğiniz zamanlar oluyor..

Kopenhag'la ilgili diğer bir öneri ise kanal turu.. Tur, şehrin barları ve kafeleriyle ünlü kanal sahili Nyhavn'dan başlıyor ki zaten Nyhavn'ı da kesin görmeniz gerektiği için farklı bir yere yönelmeniz gerekmiyor tur için.. Kanal turu yaparken, hem şehirde görülmesi gereken çoğu noktayı uzaktan da olsa görüyorsunuz ve görülmesi gereken yerler hakkında genel bir fikriniz oluyor hem de bunların tarihi hakkında bilgi almış oluyorsunuz.. Üstelik kanal turu sırasında ilginizi çeken bir yer olursa inip o bölgeyi gezdikten sonra arkadan gelen tur teknesiyle dönmenize de imkan tanıyorlar.. Tur 1 saat kadar sürdüğü için tekneden hiç inmeseniz bile daha sonra ilginizi çeken yerlere gitme şansınız da oluyor.. Üstelik fiyatı da İskandinavya'daki ölümcül pahalılığa rağmen gayet uygun..

Bunun yanı sıra Kopenhag'da, hemen merkez tren istasyonunun karşısında Tivoli adlı bir lunapark var.. Ancak burası basit bir lunapark değil, dünyanın en eski 2.(1843'ten beri faaliyette) ve şu anda Avrupa'nın en çok ziyaret edilen 3. eğlence parkı.. Ancak girişi biraz pahalı olduğu için; oyuncaklarla, eğlence parklarıyla pek ilgili değilseniz es geçebileceğiniz bir mekan..



(Buradaki fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)

14 Aralık 2010 Salı

Bu mevsimde ne işin var? (Bölüm 3: Ellerinizi nasıl koruyorsunuz?)


Norveç'te dünyanın en pahalı şehirlerinden birini bırakıp, dünyanın başka "en"lerinden birine gidiyorum.. Norveç'in 2. büyük şehri olan Bergen, aynı zamanda dünyanın en çok yağış alan şehirlerinden bir tanesi.. Bu şehir, 365 günün 240'ında yağış alıyor ortalamaya göre.. Karşılaştırma açısından; İstanbul, bir yılın ortalama 124 gününü yağışlı geçiriyor.. Şansıma, ben güneşli geçen ender günlerden birine denk geldim..

Aslında Oslo-Bergen arasındaki tren yolculuğunun yol boyunca görülebilen manzaralar nedeniyle gündüz yapılması gerekliliği her yerde bas bas bağırılıyor.. Interrail ile ilgili sitelerde bu hat, Avrupa'nın en keyifli tren rotalarından biri olarak gösteriliyor.. Ancak az zamanda, çok ve büyük keşifler yapmak zorunda olduğum için günlerimi yolculukta harcamak istemedim.. Hem Oslo-Bergen arasını hem de dönüşü gece yolculuğu olarak yaptım.. Belki bir gün aynı yolu gündüz görme şansım da olur diye umuyorum.. Yani aklım kalmadı değil aslında..

Norveç'in 2. büyük kenti olmasının yanında, Bergen'i önemli yapan 2 şey daha var.. Birincisi, Bergen meşhur "Norveçli balıkçılar"ın şehri.. Kentin başlıca geçim kaynağı balıkçılık(Hayat Bilgisi dersime hoş geldiniz).. İkincisi, Norveç'in ve hatta İskandinavya'nın meşhur kıyı tipi olan fiyortların Atlas Okyanusu'ndaki kapısı.. Şehir kendisi de zaten fiyortların üzerine kurulu ama asıl fiyort manzarasını şehri eteklerinin altına alan Mount Fløyen'e çıkmaya cesaret ederseniz görüyorsunuz.. Zaten Bergen'i belki de Oslo'dan bile daha turistik yapan şey Mount Fløyen.. Buranın ilk 150 metresini şehir merkezinden kalkan bir füniküler tramvay ile çıkma şansınız var.. Ancak zirveye varmak için tırmanmanız gereken bir 450 metre daha kalıyor.. Bu 450 metre için takip edebileceğiniz farklı parkurlar var.. Ben kendimi o kadar kasamam diyenler için ise dağın farklı yönlerine giden daha farklı parkurlar var.. Bu parkurları takip ederseniz dağın çeşitli noktalarındaki göllere, piknik alanlarına, kamp alanlarına gidebiliyorsunuz.. Ama en güzel fiyort manzarası daima zirvede..

Tekrar şehre indikten sonra görülmesi gereken en önemli şey ise kuşkusuz ki UNESCO'nun koruması altındaki eski Bergen evleri.. Tamamen ahşaptan yapılan bu evlerin orijinalleri ne yazık ki yanmış.. Ancak yerlerine yapılan evlerin orijinalleriyle tıpatıp aynı olması için o kadar emek sarf etmişler ki evleri yeniden inşa ederken kullanılan tahtalar, evlerin ilk yapıldığı dönemde kullanılan baltalar yeniden üretildikten sonra kesilmiş.. Sonuçta ortaya Bergen'in ortasında ahşap bir mahalle çıkmış.. Ahşap evlerden sonraki ilk hedef, Norveçli balıkçıların yuvası olan Bergen Balık Pazarı.. Yeri gelmişken belirtmekte yarar var; reklamlarda Norveçli balıkçıların ellerini koruma sırrı olarak gösterilen el kremi Norveç'te satılmıyor.. İlk fark ettiğim zaman benim için de sürpriz oldu, ama gerçek bu.. Ellerini neyle korudukları benim için hâlâ sır olsa da Norveçli balıkçılar oldukça iyi insanlar.. Sayelerinde hayatımda ilk defa balina eti yemiş oldum.. Bu pazara yolunuz düşerse balinasıdır, hakiki Norveç somonudur, bunlardan tatmayı ihmal etmeyin..

Oslo kadar kalabalık ve canlı bir şehir olmasa da, bana göre(ve aslında pek çok diğer insana göre)Bergen Oslo'dan daha güzel(en azından turistler için) bir şehir.. Özellikle arkadaş çevresinde doğa tutkunu, deniz tutkunu tabir edilen insanların bu şehri görmemesi hata olur..



(Buradaki fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)

6 Aralık 2010 Pazartesi

Bu mevsimde ne işin var? (Bölüm 2: Metro bileti ne kadar?)


Stockholm'den kalkan son Oslo treni öğleden sonra.. Yolculuk 6 saat sürüyor.. Yani akşama Oslo'dayım.. Yani Oslo'daki herhangi bir hostele bir gece daha fazla para ödemek zorundayım.. Ve emin olun bunu kimse istemez.. 2009 yılı verilerine göre dünyanın en pahalı şehri olarak kabul edilen Oslo'da, hostel fiyatları 25 Euro'dan başlıyor.. Bu da şu demek: İstanbul'da 3 yıldızlı bir oteldeki odanızda kafanızı dinlemek için ödeyeceğiniz parayı, Oslo'da 8 kişi tarafından paylaşılan bir odadaki yatağa ödüyorsunuz.. Mecburen ödendi..

Hostellerin şöyle bir güzelliği var.. 11'de çıkış yapmak zorunda olsanız bile genelde giriş katında bulunan odalara çantalarınızı bırakabiliyorsunuz.. Ertesi sabah çıkış yaptıktan sonra çantayı hostele bırakıyorum ve Oslo'nun keşfi başlıyor.. Tur özellikle The Vigeland Park'tan başlıyor ki hava kararmadan bu park görülebilsin.. Çünkü şehir neredeyse 60. derece enleminde(Kuzey Kutup Dairesi 66. dereceden başlar) ve bu nedenle öğleden sonra 3'te hava büyük ölçüde kararıyor.. Tıpkı diğer çoğu Avrupa şehri gibi Oslo'da da turistseniz toplu taşıma kullanmaya pek gerek duymuyorsunuz.. Çoğu turistik alan yürüme mesafesinde.. Üstelik turist dediğin yürümeli arkadaş! Başka türlü o şehrin dokusu öğrenilmez, tadı çıkmaz.. Yürürken fark ettiğim kadarıyla Oslo, Stockholm'den daha küçük ama daha kozmopolit.. Özetle, daha fazla yabancı göçmene ev sahibi olmuş.. Bunda muhtemelen petrol zengini Norveç'in İskandinav kardeşlerinden daha müreffeh olmasının etkisi var..

Gezmeye devam.. The Vigeland Park(Frogner Park) Norveçli heykeltıraş Vigeland'a eserlerini oluşturması için tahsis edilmiş bir bölge.. Aynı zamanda Oslo halkının yaz günlerini geçirdiği bir yeşil alan.. Zaten genel olarak Norveçliler heykel sanatına çok meraklı.. Nerede bir boşuk bulsalar, oraya bir heykel dikmişler.. Hal böyle olunca parklarını bir heykeltıraşın eserlerine ayırmaları tutarsız değil..

Turun başladığı yerden şehir merkezine doğru geldikçe başka bir parkla karşılaşıyorsunuz.. Burası da Kraliyet Parkı.. Tıpkı İsveç Hanedanı gibi Norveç Hanedanı da halkın rahatça gezebildiği bir yerde ikamet ediyor.. Bunu şöyle canlandıralım.. Önce Çankaya Köşkü'nün bahçesinin halkın piknik yaptığı bir park olduğunu düşünün, sonra da Cumhurbaşkanı'nın da o parkın sınırlarındaki köşkte yaşadığını.. Halkından hiç izole olmadan yani.. İki ülkedeki kraliyet ailelerinin yaşam tarzlarını görünce kafamdaki medeniyet tanımı vücut buldu adeta.. O akşam Oslo'da yaşayan bir Polonyalı olan ev sahibimle buluşmalıyım(bkz. Couchsurfing).. Sağolsun bana evini açacak, ben de bir gece daha hostel parası vermekten kurtulacağım.. Üstelik bu, Oslo'da yaşayan biriyle muhabbet etme imkanı.. Evi tarif ediyor.. Metroya biniyorum, söylediği durakta iniyorum, o beni duraktan alıyor.. Plan bu.. Ama asıl şok metro için bilet alırken yaşanıyor.. Oslo'da metro bileti 6 TL karşılığı Norveç Kronu(İstanbul'da 1.65 TL).. İşte şimdi de kafamdaki "pahalı" tanımı vücut buldu.. Ancak tabii ki Norveçliler bu konuda rahat, çünkü gelir düzeyleri de o derece yüksek.. Yeri gelmişken; Norveç hükümetinin planlamasına göre, Norveç önümüzdeki 50 yıl boyunca başka bir ekonomik faaliyette bulunmasa bile petrol gelirleri bütçelerini karşılayabiliyor ve 4 milyon nüfuslu ülkenin sağlık bütçesi, 20 milyon kişiye şu anki kalitede hizmet verecek güçte..

Oslo'da bunun dışında özellikle görülmesi gereken National Gallery(Ulusal Galeri), Opera Binası, Akershus Fortress(Akershus Kalesi) ve Aker Brygge var.. Galeride Norveçli ünlü ressam Munch'un tablolarını(özellikle en ünlü tablosu "Çığlık"ın orijinali) görebilirsiniz.. Opera Binası, denizden yükselen bir buz dağından esinlenilerek inşa edilmiş.. Akershus Kalesi ve Aker Brygge ise birbirine emanet edilmiş bir kale ve liman.. Aker Brygge'deki alışveriş merkezi; "zevksiz olmayan, şehrin dokusuyla barışık, ferah alışveriş merkezi nasıl yapılır?" sorusunun cevabı olarak yapılmış diye düşünüyorum..

(Buradaki fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)

2 Aralık 2010 Perşembe

Bu mevsimde ne işin var? (Bölüm 1: İskandinavya'nın Başkenti)


Uzun süredir görmeyi planlıyordum.. İnternette, makalelerde okuduğum; filmlerde, dizilerde seyrettiğim ve hep içinde olmaya imrendiğim kültürü artık yerinde görmeliydim.. Yalnız ufak bir sorun vardı.. Görmek istediğim ülkeler "biraz" kuzeydeydi ve kış o bölgeye, biz yazlık hayatımızı yeni yeni terk ederken geliyordu.. Durum böyle olunca, gideceğim bölgeyi soranların ikinci sorusu kişiye göre değişiklik göstermiyordu: "Bu mevsimde ne işin var?" İşte bu dizinin amacı; bu mevsimde, orada ne işim olduğunu sizlere anlatmak..

Bindiğim uçak İstanbul'dan havalandığında sıcaklık +18 derece civarındaydı.. Aynı uçak 3 saat sonra, Stockholm yakınlarında, karlarla örtülü bir ormanın ortasındaki havaalanına iniş yaptı.. Ben zaten o anda anlamıştım İskandinavya'ya geldiğimi.. Kar ve orman.. Ama İsveçliler herkesin nereye geldiğini anladığından emin olmak istemişlerdi.. Arlanda Havalimanı'nın içindeki panolarda şöyle yazıyordu: Stockholm - Capital Of Scandinavia(Stockholm - İskandinavya'nın Başkenti)..

Şehir merkezine adım attıktan sonra, Stockholm'de denizin üstündeki devasa bir platformda yürüyormuş hissine kapılıyor insan.. Zira Stockholm, 14 adanın birbirine köprülerle bağlanmasıyla oluşmuş bir şehir.. Sonuçta siz, değiştirdiğiniz her semtte aslında başka bir adaya geçmiş oluyorsunuz.. Adalar arasında yaşamayı o kadar kanıksamış ki Stockholm halkı, şehrin futbol takımları farklı adalardan çıkmış ve her adanın sakini kendi adasının takımını desteklemeye başlamış zamanla..

İşte bu 14 adanın merkezinde de, diğerlerine göre daha küçük bir ada yer alıyor.. Merkezde yer alan bu ada; Gamla Stan, yani Eski Şehir.. Burası şehrin tarihi merkezi.. Aslında bir bakıma bütün İsveç'in merkezi çünkü İsveç Parlamentosu ve Kraliyet Sarayı bu adada bulunmakta.. Kraliyet Sarayı kelimesi, başbakanı koruma ordusuyla dolaşan bir ülkenin vatandaşları için izole bir yapıyı çağrıştırıyor olsa gerek.. Ancak İsveç Kraliyet Ailesi, tarihi adanın tam ortasında, turistlerin müze olan bölümlerine rahatça girip çıktıkları ve hiçbir aşırı güvenlik önleminin olmadığı bir sarayda ikamet ediyor.. Keza parlamento binası da, insanların her dakika önünden geçebildikleri bir yapı.. Gamla Stan, bu önemli binaların yanı sıra, İskandinav mimarisinin güzel örneklerini, taş sokakları, butikleri, kafeleri üzerinde taşıyor..

Gamla Stan'ı geride bırakıp biraz yürümek Stockholm City Hall'e(il yönetim binası) ulaşmak için yeterli oluyor.. Yapımı sırasında 8 milyon kiremit kullanılan bu kiremit rengi binayı önemli ve özel yapan şey, Nobel ödüllerinin burada veriliyor olması.. Denize alabildiğine yaklaşmış bu binanın deniz kenarındaki avlusu muhteşem bir Gamla Stan manzarası sunuyor.. Gamla Stan'a tam karşıdan bakabiliyorsunuz..

Stockholm oldukça güzel, canlı ve güvenli bir şehir.. Tıpkı Oslo ve Kopenhag gibi, Stockholm'de de hayat çok pahalı; burada da çeşmeden içilen su, marketten alınan, şişelenmiş sudan daha güvenilir; burada da ulaşımın en temel aracı bisiklet ve burada da toplu taşıma oldukça gelişmiş.. Metro ağları, cuma ve cumartesi günleri 24 saat çalışıyor.. Bunu söyledikten sonra tahmin edebilirsiniz sanıyorum ama yine de söylemek gerekir: Stockholm'ün gece hayatı oldukça renkli.. İsveçliler içmeyi ve eğlenmeyi çok seviyorlar.. Küçük bir uyarı; güzel bir gece için Gamla Stan yerine şehirde yaşayanların tercih ettiği semtlere gidilmeli.. Fiyatlar Gamla Stan'dan ayrılınca yarıya iniyor.. Üstelik fiyatları yarıya inmiş haliyle bile Stockholm, Avrupa'nın diğer şehirlerine kıyasla daha pahalı..

Bütün bu söylediklerim aslında tek bir sonuca varıyor: Stockholm'ü görün!

(Buradaki fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Nasıl backpacker oldum? (Bölüm 11: Sezon Finali)


Sabaha karşı vardım Frankfurt'a.. İşe erkenden gitmeye meraklı Almanlar bile uyanmamıştı henüz.. Tren seferleri yoktu.. Bu turdaki son gecemi geçireceğim hostele ulaşmak için binmem gereken metro da.. Oturdum istasyonda bir köşede, metroların açılmasını bekledim.. O arada istasyondaki büfeler açıldı, işe gidenlere hizmet için.. Sonra vardım hostele.. Tabii ki yerleşemiyorum henüz, kimse boşaltmak zorunda değil çünkü odasını o saatte.. Kıvrıldığım bir köşede dergileri inceledim resimlerine bakarak.. Kahvaltı ettim, şansıma yine ikramdı.. İnternete girdim.. Ben bütün bunları yaptıktan sonra Frankfurt yeni yeni canlanıyordu.. Aslında hiç planlarımda olmamasına rağmen Frankfurt'u arşınlamaya başladım..

Enteresan bir şehir Frankfurt.. Zaten gittiğim hangi şehir için bu tabiri kullanmadım ki? Bütün şehirler enterasandır.. Hepsi birbirinden farklıdır çünkü, bütün şehirler eşsizdir.. Bugünkü Frankfurt'un hikayesi 2. Dünya Savaşı'ndan sonra başlıyor.. Savaşın sonlarına doğru Amerikan ordusu dümdüz ediyor Frankfurt'u.. Frankfurter'ler de hiç uğraşmıyorlar onarmak için, sıfırdan başlıyorlar şehri inşa etmeye.. Sanki öyle bir şehir daha önce hiç olmamışcasına.. Küçük bir bölgeyi onarıyorlar aslına uygun olarak, sadece hatıra için.. Savaşın, nefretin kötülüğünü hatırlayabilmek için.. Geri kalan her yer modern bir şehir haline getiriliyor.. Bugün Frankfurt, Avrupa finansının, Euro'nun başkentidir.. Avrupa Birliği Merkez Bankası ve Almanya Merkez Bankası Bundesbank dahil, pek çok banka ve şirket merkezi Frankfurt'tadır.. Kısaca, Euro'nun şehridir.. New York ve Londra'dan sonra dünyanın en önemli 3. para merkezidir.. Çok fazla anım yok Frankfurt'ta, zaten turistten çok yatırımcılara hitap eden bir şehir.. Güzel bir nehir kenarı düzenlemesi var, insanların spor yaptıkları.. Garip değil mi? Avrupalılar nerede su birikintisi bulsalar etrafını topluma açıyorlar spor yapsınlar, kitap okusunlar, manzarayı seyretsinler diye.. Bizim koskoca Boğaz'da koşacak yerimiz yok küçücük parkları saymazsak..

Bir gezi böyle noktalandı işte.. Bütün bu hikayelerin sonunda kimseye şunu yapmayın, bunu yapın diye tavsiye verecek değilim.. Backpacking çok kişisel bir özgürlük.. Tam anlamıyla özgür olmak bence.. Rezervasyonlara, tren saatlerine, otellere çok kulak asmayın o yüzden.. Nasıl yaşamak istiyorsanız öyle yaşayın.. Her şey size bağlı olsun, siz hiçbir şeye ve hiç kimseye bağlı olmayın.. Bütün amacınız mümkün olduğunca farklı şeyler denemek olsun.. Farklı yerler, farklı tatlar, farklı kokular, farklı insanlar, farklı iklimler, farklı kültürler.. Farklı, farklı, farklı, farklı.. Hepsi bu!

SON