Güney Avrupa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güney Avrupa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2010 Salı

Nasıl backpacker oldum? (Bölüm 5: Kalacak yer lazım mı?)


Sabaha karşı Zagreb'teki istasyona vardık.. O anda istasyon açık ama içeride sadece bizimle aynı trende seyahat etmiş olanlar var, bir de orada olmak zorunda olan görevliler.. Biz bizeyiz yani :) İstasyondaki büfeler kapalı, bilet gişeleri kapalı.. Hava alacakaranlıktı, güneş henüz ortalarda yoktu ama ışığını az da olsa önceden yollamıştı.. Hırvatistan'da asıl varmak istediğimiz nokta Dubrovnik'ti.. Bunun için Zagreb'ten Split'e bir tren yolculuğu daha yapıp, Split'ten otobüse binmemiz gerekiyordu, zira Dubrovnik'in demiryolu bağlantısı yoktu.. Split'e gidecek en yakın tren aslında bir sabah treni olmasına rağmen, biz o kadar saçma bir saatte Zagreb'e varmıştık ki daha Split yolculuğumuza saatler vardı.. O saatte gidecek herhangi bir yerimiz olmadığı için, tıpkı gidecek herhangi bir yeri olmayan diğer backpackerlar gibi, boş bulduğumuz bir banka yamandık.. Ama nasıl uykum var anlatamam, banka da sığamıyorum üstelik.. Ben de rahat etmek için yere oturdum, çantamın yumuşaklığından faydalanmak için çantayı banka, sırtımı çantaya yasladım.. Koridoru kapatıyor olduğum umrumda değildi, zaten istasyonda kimsenin olmadığı o saatte ne koridoru? Ancak sabah olunca istasyona gelen polisler umursamış olacaklar ki ayağımdan dürttüler beni, o şekilde uyanmış oldum.. Enteresan bir uyandırılma, öpülerek uyandırılmayı tercih ederdim, ama tabii ki Hırvat polisi tarafından değil.. :) Yolculuk satine az kalmıştı, trene doğru ilerledik..

Zagreb-Split arasında çalışan tren tipi Hırvatistan'ın sahip olduğu en modern trenler, oldukça yeniler ve oldukça iyi durumdalar.. Bunun sanırım iki nedeni var; birincisi, zaten Zagreb ve Split ülkenin en büyük iki şehri; ikincisi de, iki şehir arasındaki demiryolu zor bir coğrafyada uzanıyor.. İlkin bu coğrafya, bir tren yolculuğu sırasında azap olabilir gibi geliyor ama kazın ayağı öyle değil.. Muhteşem bir doğanın, trenin içinde de olsa, parçası oluyorsunuz.. 5 saat sürüyor bu doğayla bütünleşme.. Sonra Split.. Split, bir deniz ticareti kenti, ancak turizm konusunda da epey ilerlemiş durumda.. İzmir gibi düşünün, Split'in merkezinin biraz ilerisi Urla, Çeşme, Alaçatı.. Bu yüzden trenden indiğiniz anda etrafınızı, evindeki odaları turistlere kiralayarak geçimini sağlayan yerli halk sarıyor.. Sonradan farkettik ki; bu sadece Split için geçerli değilmiş, Hırvatistan'ın ve Bosna-Hersek'in turizmi bu şekilde yürüyormuş.. Bizim derdimiz kalacak yer değil, gidecek otobüstü.. Neyse ki fazla zorlanmadık.. Zagreb-Split arasında ormana ne kadar doyduysak, Split-Dubrovnik arasında da denize o kadar doyduk.. O kadar güzel bir fırsat ki neredeyse bütün yolculuk deniz manzaralı geçiyor.. Coğrafya derslerinde öğretilen ama Türkiye'de olmadığı için bir türlü kafaya yerleşmeyen Dalmaçya tipi kıyıya doyduk resmen..



Split-Dubrovnik arasındaki yolculukta ilginç bir ayrıntı var.. Çünkü Dubrovnik, Hırvatistan'ın bir şehri olsa da Hırvatistan'ın geri kalanıyla kara veya deniz bağlantısı yok.. Yolculuk sırasında Hırvat sınırından çıkıyorsunuz, pasaportlarınıza çıkış mührü vuruluyor, yarım saat kadar Bosna-Hersek içinde ilerledikten sonra tekrar Hırvatistan sınırına yani Dubrovnik'e giriyorsunuz, pasaportunuza tekrar giriş mührü vuruluyor..

Akşama doğru Dubrovnik'e vardık, etrafımızı yine yerli halk sardı, bu sefer gerçekten kalacak yere ihtiyacımız var.. Bir sürü insan hemen hemen aynı teklifle peşinize takıldığı için pazarlık yapma şansınız çok fazla.. Hırvatların anlamadığı nokta; turist kazıklamak için rekabet değil işbirliği gerekir.. Türk esnafından öğrenmeleri gereken çok şey var.. Oldukça uygun fiyata bir oda bulduk, üstelik ev sahibimiz olan hanım bizi eve kendi arabasıyla götürecekti.. Olası bir taksi harcaması bu şekilde bertaraf edilmiş oldu.. Oldukça hoş bir ev, temiz bir odaydı kaldığımız.. Eve yerleştikten sonra kısa bir çevre turu attık, Dubrovnik'i gezmek ertesi sabaha bırakıldı..



Ertesi sabaha kötü bir sürprizle uyandık.. Yağmur.. Aslında yağmur kötü addedilecek bir sürpriz değil, ancak Dubrovnik'in denizinin hayaliyle Dubrovnik'e giden biri için Dubrovnik'te geçireceği tek günde yağmur yağması kötü.. Yine de azimle mayomu ve terliklerimi giydim, denize giremiyorsam yağmurda ıslanırım arkadaş! Dubrovnik'in tarihi merkezine girdim.. Dubrovnik, bir kale şehir.. Etrafı kalın duvarlarla ve denizle çevrili, tek bağlantısı zamanında iyi korunduğuna emin olduğum bir liman.. Bu sayede zamanında fırtına gibi esen Osmanlı Donanması'na dahi teslim olmamışlar, bu küçük ama azimli şehirle çok işi olduğunu farkeden Osmanlı da, şehirden aldığı vergiyle yetinmek zorunda kalmış.. Hırvatlar, Sırp-Hırvat-Boşnak Savaşı'nda büyük zararlar gören bu şehre, savaş sonrasında çok iyi hayat vermişler.. Her şey aslına uygun olarak yeniden inşa edilmiş, her yer tertemiz.. Tarihi Dubrovnik'teki ana caddeye Stradun deniyor, buradaki tarihi yapılar restore edildikten sonra mağazalar, barlar, restaurantlar, pansiyonlar yerleşmiş sağlı sollu.. Ancak Dubrovnik hakkında asıl fikri verecek olan surların üzerinde, şehrin etrafında atacağınız bir tur.. Benim bu turdan sonraki tercihim Stradun'da gidip gelmekten ziyade, tıpkı diğer şehirlerde de yaptığım gibi, ara sokakları tanımaya çalışmak oldu.. Her ne kadar bir kalenin surlarının içiyle sınırlı da olsa, sonuçta eski Dubrovnik de bir şehir ve bir şehri tanımanın en iyi yolu ara sokaklarını tanımaktır.. İşte Dubrovnik'i bana en çok sevdiren buydu..





Dubrovnik'in son yıllarda bu denli parlamasını anlamak zor değil.. Üstelik bir gün içinde görebildiğim kadarıyla, Türkiye'nin sahip olduğunun çok çok üstünde kalitede bir turist profiline sahip.. Ne diyelim, yolları açık olsun.. Aldığı övgüyü sonuna kadar hakeden bir ülke Hırvatistan..

Ertesi sabah, Dubrovnik'in demiryolu bağlantısı olmamasından sebep yine otobüslerin arasında bulduk kendimizi.. Bu sefer hedef Mostar..



(Bu bloga eklediğim fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)
5. bölümün sonu...

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Nasıl backpacker oldum? (Bölüm 4: Sakın haritaya bakma!)


Yine bir akşamüstü, yine merkezden bir önceki istasyon, yine bir kamp alanı.. Venedik'e dair planlarımız, Floransa'dakine oldukça benziyordu.. Merkez istasyona henüz varmadan indik.. Elimizdeki tarife göre hareket ediyoruz.. İstasyondan ayrıldık, sora sora otobüs durağını ve gerekli hattı bulduk.. Pek de alışılmadık bir şekilde otobüsün içi genç doluydu, 30 yaş üstüne yer vermek gerekiyordu, o derece :) Nedeni çok belliymiş, lakin biz o anda oldukça eğlenceli ve yaşlıyı bile gençleştiren bir yere gittiğimizi bilmiyorduk..

Otobüs şehirden oldukça uzaklaştı, kırsal bir bölgeye girdi.. Biraz daha yola devam ettikten sonra ağaçların arasında bir yerde durdu.. Herkes indi araçtan, biz de dahil.. Kampın girişine geldik, otobüsten inen diğer kişiler kapıdan direkt geçtiler ki sıra beklememek adına büyük şans, sanırım önceden girişleri yapılmış kişilerdi.. Artık giriş prosedürlerine bir nebze aşinayız, pasaport, depozito, rezervasyon numarası veriyorsun, anahtarlarını alıyorsun, hostelin veya kamp alanının kurallarını dinliyorsun.. Bu sefer kamp alanımız biraz daha kalkınmış bir görüntü çiziyor, Floransa'dakine kıyasla üzerinde daha fazla tesisleşme var.. Girişten karavana doğru yürüdükçe neyin nerede olduğunu anlıyoruz, sol tarafımızda Beer Garden diye bir yer var, ilerisinde bir pizzeria, devamında bir bar, devamında tuvaletler, duşlar, onun da devamında kamp alanına ait karavanlar var, bizim kalacaklarımız.. Girdikten sonra sağ tarafımızda ise karavanı kendisine ait olanların park edeceği alan var.. Kamp alanına ait kiralanabilen karavan kasaları, Floransa'daki kampta kiraladıklarımızın biraz daha büyüğü.. Bu tip karavanların olduğu bölgede, U şeklinde yerleşmiş 3 karavandan bloklar oluşturulmuş, blokların ortalarında çim bir alan ve piknik masası var.. Bütün bunların ilerisinde de sahil ve çadır alanı var.. Çadırda kalmaya pek sıcak bakan biri olmasam da o anda bana en çok lazım olan şey bir adet çadırdı kuşkusuz, inanılmaz özendim.. Duş, geçiştirme bir akşam yemeği gibi teamülleri geride bıraktıktan sonra ilk hedefimiz Beer Garden.. Adının içinde hem bira hem de bahçe geçen bir mekan bizim için oldukça ümit verici.. Aynı mekanda, bizden biraz daha ileride, orada tanıştığı ve yeterince kaynaştığı aşikar olan gençler karaokeye kaptırmışlar kendilerini.. Repertuarları fena değildi, yorumlar kötü olsa da hiç yoktan canlı müzik oldu bizim için :)

Sabah kalkıldı, artık işlemler belli.. Tuvalete girilecek, çıkarıldığı halde tekrar girmesi gerekenlere yer açmak için çanta tepilecek, biraz kahvaltı edilecek, görevlilere anahtar teslim edilecek, yollara düşülecek.. Sıradan tamamladık bunları.. Geldiğimiz otobüse bindik, Venedik'te indik.. İner inmez kendimi ucunda peynir olan labirente bırakılmış fare gibi görmeye başladım.. O kadar kalabalık ve karmaşık ki, o kalabalıkta kendimi küçülmüş hissediyordum.. Peynir de meşhur San Marco Meydanı.. Bir ara meydanı bulmak için haritaya bakmayı düşünmek gibi bir gaflette bulundum, amanın afakanlar bastı.. O nasıl bir yerleşim planı öyle? Her sokak birbirine çıkabilme potansiyeline sahip.. Sora sora Bağdat'ı buluruz gazıyla yürümeye başladık ama hakikaten kendimizi San Marco yerine Bağdat'ta bulabilirdik, öyle bir karışıklık.. Artık kadim Venedik esnafı da kendisine yol sorulmasından sıkılmış zaten, hemen her dükkanın önünde A4 kağıtlara yazılmış, çok sorulan yerleri tarif eden yönlendirmeler asılı..



Her ne kadar yönlendirmeler ne dediyse harfiyen uyguladıysak da sayısız defa kaybolduk.. Fakat böyle kaybolmaya can kurban.. Bir defasında, kaybolarak girdiğimiz bir sokakta inanılmaz ucuza, inanılmaz pizzalar yapan bir pizzeria bulduk.. Aynı yeri tekrar bul, git, ye desen, hayatta bulamam.. İtalya, mutfak bakımından gerçekten çok tecrübe edilesi bir ülke.. Bizdeki köşe başlarına kurulmuş ucuza tavuk döner yapan büfeler, orada odun ateşinden yeni alınmış tazecik dilim pizzalar satan büfeler olarak vücut buluyor.. O pizzadan sonra, daha bilinçli gezmeye başladık.. Artık daha planlı hareket ettiğimiz için kanallar, evler, sokaklar, gondollar daha fazla kazınıyordu hafızaya.. Filmlerde görülen Venedik yaşanmaya başlamıştı benim için.. Bir süre sonra sokakların, pasajların içinden gide gele peyniri bulduk, yani meydana çıktık.. Venedik büyüklüğündeki bir şehir için çok çok geniş bir meydan ama turist nüfus o kadar fazla ki, o meydan bile artık küçük sayılabilir Venedik için.. San Marco, cıvıl cıvıl bir meydan, etrafındaki restoranların misafirleri, müzik yapan sokak çalgıcıları, çiçek satıcıları, meydana adını veren kilisenin çanı, o kiliseyi ziyaret edenler... Sırf o neşeli curcuna bile Venedik için bir sembol sayılabilir..



Gün bitiyordu ve bizim, Türkiye-Yunanistan arasını başlangıç yolculuğu olduğu için saymazsak, ilk ülkeler arası tren yolculuğumuzu gerçekleştireceğimiz Zagreb trenine binmemiz gerekiyordu.. Bir gece yolculuğu olacaktı, sabaha karşı Zagreb'de olacaktık.. İstasyonun hemen önündeki merdivenlerde tren saatini beklerken, biraz ilerimizdeki basamaklarda oturan biri ayağa kalktı ve etraftakilerin şaşkın bakış yağmurunun altında, bir amatör için fazla iyi bir sesle, sevgilisine şarkı söyledi.. Muhtemelen amatör değildi.. Romantik olarak anılan şehirler boşuna anılmıyor.. Tren saati geldi.. Kompartımanda 2 Şilili, 2 Türk, 1 Boşnak, 1 Alman-Rus-İtalyan kırması, melezliği abartmış bir kız vardı.. Fıkra gibi değil mi? Asıl fıkra gibi olan Hırvatistan'daki görevlilerin, sadece bizim pasaportumuzu incelemeye gerek duyması bence..



(Bu bloga eklediğim fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)
4. bölümün sonu...

12 Ağustos 2010 Perşembe

Nasıl backpacker oldum? (Bölüm 3: Rönesans ayaklarımızın altında!)


Hedeflediğimiz rotada bir sapma yoktu.. İtalya'ya varmıştık ve kuzeye yolculuğumuz başlamıştı.. Roma'dan sonra sırada Floransa var.. Havanın yeni yeni karardığı saatlerde, Floransa merkez istasyonundan bir önceki istasyonda trenden indik.. Yine elimizde hostelin adres tarifi.. Yalnız bu seferki tam olarak bir hostel değil, Floransa'nın biraz dışında kalan Michelangelo Tepesi'nde bir kamp alanı.. Kamp alanında bir bungalov kiraladık, orada kalacağız.. Kamp alanına ulaşım otobüsle olacak, hatta hangi otobüse binmemiz gerektiği de yazıyor kağıtta ama biz bir türlü otobüse binecek durak bulamadık etrafta.. Otobüs durağını bulduktan sonra doğru numaralı otobüse, doğru yönden binmek adına bir kaygı aldı bizi.. Otobüs bekleyen çok yardımsever bir İtalyan'a sorduk, bütün ayrıntılarıyla anlattı bize.. Önce nasıl gideceğimizi, sonra Floransa'yı.. Dediklerini harfiyen uyguladık, bir durak farkla da olsa bulduk kampı.. Neyse ki kaçırdığımız durak indiğimiz durağa uzak değilmiş..

Çok az yürüyerek o günkü asıl hedefe ulaştık.. Resepsiyonda kayıt yaptırmamız lazım, ama ben dikkatimi manzaradan alıp görevliye veremiyorum.. Rönesans ayaklarımızın altında.. Öyle güzel bir manzara.. Kayıt bitti, zeytin ağaçlarının arasından yürüyüp bize ait olan bungalovu bulduk.. Bungalov dediysem de, öyle tahta kulübe gibi düşünmeyin.. Karavan kasası büyüklüğündeki bir prefabrik ev olarak betimleyebilirim, 3 tane yatak var içeride, o kadar.. Hemen karavanın dışında yerden sadece 30-40 cm yüksekliğinde olan bir çeşme var, el-yüz yıkamalık.. Tuvalate, duşlara gitmek için yürümek gerekiyor.. Girdik karavana, bizden başkası yoktu ki bu sevindirici bir durum, diğer yatağı çantaları parketmek için kullanabileceğimiz anlamına geliyor.. İçeriyi biraz olsun görmek istiyoruz ama o da ne? Karavanda ışık yok! Önce bunun ortamı ziyaretçilere daha iyi yaşatmak adına kasıtlı olarak atılmış bir adım olduğunu düşünmüştüm, sabah kalkıp da ranzanın köşesindeki kocaman florasanı bulunca bu düşüncemden vazgeçtim.. :) Neyse, karavanda vakit geçirmeye can atmıyorduk zaten, bizim Floransa'yı gören bir manzaramız vardı.. Çıktık kulübeden dışarı, kampın bir marketi ve marketten alınanların tüketildiği, manzaraya karşı bir cafesi vardı, markette de gayet uygun fiyatlı Toscana vadisi şarapları.. Bir insana o anda daha başka ne lazım olabilir? Belki tirbuşon.. :)



O kadar temiz havası olan bir yerde uyuduk ki sabaha oldukça dinlenmiş kalktık.. Hemen rönesansın küllerine doğru yola koyulduk.. Hani İstanbul'u karanlıkta görmek daha güzeldir ya, karanlık o iğrenç yapılaşmayı örter ve sadece güzelliği görünür İstanbul'un, ilkin karanlıkta gördüğümüz Floransa, gün doğduğunda güzelliğini kaybetmemişti.. Saklayacak hiçbir şeyi yoktu.. Bu şehirden bu kadar ressam, heykeltıraş çıkmasına hiç şaşırmamalı.. Şehir, bir bütün halinde sanat eseri.. Katedralleri, kiliseleri, müzeleri, kamu binaları, köprüleri, evleri, meydanları, yani şehrin sahip olduğu her parça, ben estetiğim diye avaz avaz bağırıyor.. Lütfedip herhangi bir müzeye girmeseniz bile meydanlarda gördüğünüz heykellerin sayısı, kalitesi ve tarihi sizi sanata doyuruyor.. Böyle bir şehirde düşünce baskı altında tutulabilir mi? Tutulamamış nitekim.. İyi ki de tutulamamış..

Gün sonunda Floransa'nın keşfini, tıpkı Roma'da olduğu gibi, kol büyüklüğünde bir dondurmayla kutladık.. Ve kendimizi istasyonda bulduk..



(Bu bloga eklediğim fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)
3. bölümün sonu...

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Nasıl backpacker oldum? (Bölüm 2: Ah o duvarların dili olsa!)


15 saate yakın bir sürede Adriyatik'i aştıktan sonra, artık ayaklarımız bir kara parçasına değiyordu.. Haritaya bakınca hepimizin çizmeye benzettiği kara parçasına.. Oldukça yoğun bir insan trafiğini atlattıktan sonra limandaki otobüs durağına vardık, sağa sola sorarak istasyona giden otobüsü öğrendik.. Aslında öğrenmemize gerek yokmuş, bütün backpacker'ların sonuçta ulaşmaya çalıştığı yer istasyon.. Bu bizim için yolculuğun başında edindiğimiz kıymetli bir tecrübe oldu.. İstasyona vardık, İtalya'daki ilk yatılı durağımızın Roma olması gerekiyor.. Burada bir not; aslında backpacking dediğimiz aktivite sırasında önceden belirlenmiş planlara dahil olmak fikrine uzağım, nitekim İtalya'daki günlerimizden sonra neredeyse tamamen plansız hareket ettik, ancak turun ilk günlerinde gidilecek, kalınacak yerlerin belli olması afallamanın önüne geçtiği için tercih edilebilir diye düşünüyorum..

Neyse, Roma trenine hemen hemen 5-6 saat vardı, bu süre içinde Bari gibi nispeten küçük bir şehri gezebileceğimiz konusunda hemfikirdik yoldaşımla.. Roma biletini aldık, Bari turuna hazırız, lakin çantaları bırakacak yer yok.. Mecbur birlikte geziyoruz, biz ve +20'lerimiz.. İstasyonun hemen karşısından başlayan bir caddeyi takip ederek şehrin meydanına çıkabiliyormuşuz Bari'de, biz de öyle yaptık.. Liman şehri olmasından sebep oldukça renkli, gezmesi zevkli, şirin bir küçük şehir Bari.. Oldukça güzel bir tiyatrosu var.. Her Avrupa şehrinde standart özellik olarak sayılan katedral, orta çağ kalesi ve meydan Bari'de de var.. İtalyanların estetik algısını alabildiğine yansıtan küçük evler, o evlere nazır devasa gemilerle dolu bir liman, o evlerin önünden sarkan çiçekler ise Bari'nin alamet-i farikaları.. Bizi meydana ulaştıran caddeyi ters istikamette yürüyerek istasyona döndük, artık Roma trenimizin saati gelmek üzereydi..










Aynı günün akşamında Roma Termini'de bizi Roma'ya getiren treni geride bıraktık.. Kalacağımız hostelin adres tarifi neyse ki başarılıymış, gerçekten rahat bulduk mekanı.. Hostelin altında diğer backpackerların kaynaştığı bir bar vardı hostele ait, ancak hiçbirini görebilecek durumda değildim ben şahsen, derhal duş alıp, kafamı herhangi bir yastıkla olan randevusuna zamanında yetiştirmek istiyordum.. Hem bunun yarını vardı, yarını Roma'ydı.. Sabaha enerjik kalkmalıydım.. Yoldaşımın aklı biraz kaldı aşağıda aslında, ancak sanırım ısrar etmeye gücü yoktu..

Sabah yine basit bir kahvaltıyla geçti.. Roma'nın, kaldığımız hostele en uzak noktası Vatikan olduğu için, şehir turu planını Vatikan'dan başlayarak hostele doğru gelmek üzerine kurduk.. Vatikan'a en yakın metro istasyonunda indik, din kisvesi altında yaratılabilecek içme suyu sömürüsüne hazırlıklıydım, Vatikan'a girmeden önce suyumuzu aldık herhangi bir marketten.. Vatikan'da hacı olan Hıristiyanları izledik ki bence çok ilginç bir duygu.. Örneğin; Hıristiyanların kitleler halinde Tibet'e gidip Budistleri izlediklerini düşünsenize, ya da Yahudilerin Mekke'ye gidip Müslümanları seyrettiklerini.. Bir insanı inandığı dinin en büyük ibadetini yaparken gözlemlemek, bence garip işte..

Roma'nın metro sistemi sağolsun, birbirine uzak sayılabilecek bir çok yeri tek günde gezebilme imkanımız oldu.. Aynı gün içinde Vatikan ve Antik Roma dışında İspanyol Merdivenleri ve Aşk Çeşmesi de bitti.. Zaten birbirine aşık olmayan iki heteroseksüel erkek olduğumuz için, bu iki romantik mekanda çok vakit geçirmek için önemli bir nedenimiz yoktu..

Roma'daki son durak tabii ki Antik Roma ve Colosseum.. İnsanlık tarihi boyunca bir devletin ulaşmış olduğu en geniş sınırlara hakim olmuş bir imparatorluğun bütün nabzının attığı yer.. "Duvarların dili olsa da anlatsa" denir ya, sanırım bu en çok Roma'nın antik sütunları için geçerlidir.. İhanetler, planlar, kavgalar, savaşlar, isyanlar vs. vs. Kim bilir neler anlatabilirlerdi bize? Duvarların yerine yanlarına dikilmiş tabelalar anlatıyor hikayelerini, ancak hiçbir tercüman gerçek hatibin yerini tutmuyor..


O günün sonunda en önemli hedeflerimizin üzerine tik atmış olarak akşamki Floransa trenine bindik..



(Bu bloga eklediğim fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)
2. bölümün sonu...

3 Ağustos 2010 Salı

Nasıl backpacker oldum? (Bölüm 1: Söylesene Türk olduğunu!)



O kadar heyecan verici bir blog dizisine başlamak üzereyim ki, ilk paragrafı ön söz olarak kullanmak istedim.. Aslında üzerinden yaklaşık 1 yıl geçmiş bir anıyı paylaşıyorum.. Ama sanırım biraz fazla özen gösteriyorum anılarıma, sadece bu anı için konuşmuyorum, genel anlamda böyle.. O yüzden istedim ki doğru zamanı bekleyeyim, yeterince insanın okuyacağından emin olayım, yeterince ayrıntılı paylaşabileceğimi bileyim.. Düşündüm ki yeterince detay verebilmenin en mantıklı yolu bu anıyı bölerek anlatmak.. Hepsini tek seferde okumak sizin için de zor olurdu sanırım.. Bu dizi sırasında göreceğiniz her blog farklı bir ülkede geçen günleri aktarıyor olacak.. Bir de söylemek isterim ki az sonra anlatacağım yolculuk sırasında ben hiç günlük tutmadım.. Şimdi bu satırları yazarken her anını tekrar yaşamak zorunda kalıyorum ki hiç şikayetçi değilim.. Biraz fotoğraf yardımı yeterli oluyor.. Neyse, biliyorum önsöz kısmı; kitabın atlanan kısmıdır, o yüzden bu kadar ön söz yeter...........

Nasıl geç kalmışım anlatamam.. Bir insan aylardır hayaliyle yaşadığı yolculuğa çıkacağı trene son dakikada mı yetişmeli? Şimdi aklıma geliyor da o trene yetişemesek ne yapardık bilmiyorum.. Bir gün eksilen Interrail pass'ine mi, yaklaşık 80 TL tutan Filia Ekspresi biletinin yanmasına mı, yoksa Selanik'i daha geç göreceğime mi üzülürdüm daha çok? Trene bindim, daha kompartımana yerleşemeden tren hareket etti.. Birkaç hafta sesini duyamayacağım insanları aramak istedim o anda, biletlere delik açıldıktan sonra telefona sarıldım.. Henüz İstanbul'u geride bırakalı çok olmamıştı ki tren durdu.. Gümrük kontrolü.. Bir süre sonra tekrar hareket etti, 30-40 metre kadar gidip yine durdu; "Visa? Passport?"

Hepsini geride bıraktık, artık Yunan makamları onaylamıştı, "backpacking" günleri başlıyordu benim için.. Bütün gün tren bileti, uyku tulumu, konserve peşinde koşuşturmak yormuştu bünyeyi, ayrıca sabaha dinlenmiş kalkıp bütün gün Selanik'in altını üstüne getirmek istiyordum, yol daha hızlı geçsin istiyordum.. Geçti nitekim.. Biz Balkanlar'ı geçerken raylar üzerinde, güneş de tırmanmakla meşguldü.. Görevliler yolcuları uyandırmaya başladılar 3 dilde; Günaydın, Good Morning, Kalimera.. Üçüne ayrı ayrı uyandım.. Kompartımanda başladı hazırlık, Türkiye'den stokladığım sandviç ekmeğinin üzerine zeytin ezmesi, reçel falan sürerek sahte bir kahvaltı yaptım, hepsini çantaya tıkıp hazır ola geçtim tren gara tam olarak yanaşana kadar..

Trenden inince yoldaşımla beraber, ki kendisine Halil diyoruz, turist masasına ilerledik garda.. Masadaki kadın önümüze bir harita açtı, çat pat İngilizce'siyle harita üzerinde turistik merkezleri tarif ediyor bize, ama belli ki zorlanıyor İngilizce konuşurken.. En sonunda kendisine bir "sadede gel hanım abla" bakışı fırlattım ve ekledim; "Peki Atatürk'ün meşhur pembe evi?".. Amanın kadın Türkçe dile geliverdi.. "E 2 saattir söylesenize Türk olduğunuzu!.." Hoppalaaaa! E güzel ablam, ben gelmişim Yunanistan'a, müneccim miyim ki kimin Türkçe konuştuğunu bileyim? :) Hanım abla bize Türkçe olarak tarif etti Selanik'te ne nerededir, biz de yola koyulduk..



Selanik çok güzel bir şehir, hep duymuştum İzmir'in Ege'nin karşı yakasındaki ikizi olduğunu, ama tek yumurta ikizi olduklarını bilmiyordum.. Bu iki şehrin resmi; "2 resim arasındaki 7 farkı bulun." yarışmalarında kullanılabilir.. Aynı kordon, aynı apartmanlar, aynı meydanlar, aynı insanlar, aynı havalı kızlar, aynı sıcak.. İnsanları için şu kadarını eklesem kâfi; Türkçe ve Yunanca iki farklı dil olmasa, kesinlikle bir Türk ve Yunan'ı ayırt etmenin hiçbir yolu yok, ne görünüşte ne davranışta.. Vitese tesbih takanlar, yere tükürenler, arabanın camından sarkıp kızlara laf atanlar, bağıra bağıra konuşanlar, yardımsever yol tarifleri vs.. Kızları için şu kadarını eklesem kâfi; bir ara yürürken çirkin bir kız gördüm, kafamı çevirip baktım "aa ne kadar ilginç" mimiğimle, o sırada artık güzel kızlara doğru kafamı çevirmeyi bırakmıştım, çünkü gözümle görebildiğim her yerde güzel kızlar mutlaka oluyordu.. Meraklısına, gece hayatı için şu kadarını eklesem kâfi; saat gece yarısını geçerken kordon boyunca yerleşmiş şık barlarda ve liman tarafındaki gece kulüplerinde, değil yere düşürmek, iğneyi atmaya fırsat bile yoktu..

O rehavete rağmen sabah erkenden uyandık.. Akşamüstü 6'da Mora Yarımadası'nın batısındaki Patra şehrinden kalkacak Bari feribotuna yetişmemiz şart ki Adriyatik'i ortadan yarıp maceralarımıza devam edebilelim.. Patra için takip etmemiz gereken rotayı önceden öğrendik; Selanik'ten Atina, Atina'yı ne yazık ki hiç göremeden Kiato, oradan otobüsle Patra.. Kiato'ya kadar her şey sorunsuz gitti, ne var ki Kiato-Patra otobüsü de bizi beklemeden gitti.. Tek çare var: Otostop.. İlk deneme Kiato treninde bizim yanımızda yolculuk eden 2 kızın bindiği bir araba üzerinde oldu.. Bir de onları almaya gelen kız arkadaşları var, yani 3 kızdılar arabada, kendimizi arabaya aldırma ihtimalimiz düşüktü kısacası.. Dedik ki; "Bizim kesinlikle 6'da Patra'da olmamız lazım, otostop çekmeye mecburuz, Patra yönü ne taraf? Direkt orada çekelim.." Kızlar tarif ettiler yolu, biz de gariban gariban oraya doğru yürümeye başladık.. Biraz ilerlediğimiz anda kızların arabası yanımızda durdu: "Ana yola çıkmanıza daha çok var, en azından ana yola kadar sizi bırakabiliriz.." Hayır diyemedik :).. Ana yola bıraktılar bizi, sıcağın göbeğinde bizi Patra'ya götürecek yardımsever Yunan'ı bekliyorduk.. Yarım saat kadar sabredip el-kol salladık geçenlere, bir süre sonra, bir araba, bizi 30 metre kadar geçtikten sonra durabildi.. Zıpladık tabii sevinçten.. Aracın sahibi İngilizce bilmiyordu, ama inanın sadece el-kol hareketlerimizden, tiplerimizden, giyimimizden saat 6'da Patra'daki feribota yetişmeye çalıştığımızı anladı.. Yunanca anlamadığım için olayın bundan sonraki kısmını tahmin edebiliyorum en fazla.. Amca bizi bir kasabaya götürüp en yakın Patra otobüsüne ne zaman, nereden binebileceğimizi sordu kasabadaki otobüs şirketi görevlisine, daha sonra bizi otoyol kenarındaki bir durağa getirdi, yolun kenarında yürürken yanımıza yanaşan otoyol polisine laf anlattı, bize Patra otobüsünün birazdan geleceğini anlatmaya çalıştı ki bu konuda da başarılı oldu, oradaki başka bir amcayı; "bak bu gençler Patra'ya gidecek, Yunanca falan bilmiyorlar, doğru otobüs geçerken durdur, bunları bindir" diye tembihledi.. Lakin tembihlediği amca sigarasına o kadar konsantre olmuştu ki otobüsü falan unuttu, ben son anda farkettim otobüsün önündeki Yunan harflerinin Patra demek olduğunu, can havliyle durdurduk..

Feribota 1.5 saat kala Patra'daydık..



(Bu bloga eklediğim fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.)
1. bölümün sonu...